13 Ekim 2017 Cuma

Yol

Bir hikayeyi anlatmak için pek çok yol, bir kitap kapağını tasarlamak için sayısız yaklaşım var; görselde, Kerouac'ın kendi hikayesinden yola çıkarak yazdığı Yolda, birtakım farklı kapakları eşliğinde...

12 Ekim 2017 Perşembe

Yanılgı


"Ve Amerika da bir yanılgı; hem de yanılgıların en büyüğü."

(Colson Whitehead'e Pulitzer, Arthur C. Clarke ve Amerikan Ulusal Kitap Ödülü'nü getiren Yeraltı Demiryolu, Begüm Kovulmaz'ın çevirisiyle şimdi raflarda.)

10 Ekim 2017 Salı

Direnç

İnsan neyle yaşar? Umutla mı, geleceğin hayaliyle mi, şimdinin sağladığı doyum ile mi? Colson Whitehead, Yeraltı Demiryolu'nda yaşamı çalınmış, el konmuş bir kadının ilham verici macerasını anlatıyor; insan denen varlığın en alçak noktada nasıl ayağa dikilebildiğini ve en alçak insanların nelerden beslendiğini gösteriyor. Bugünün dünyasında birilerinin halen sırtlarını yasladığı duvarları indirme pahasına Amerikan rüyasının yaldızını kazıyor Whitehead ve kazınan yaldızın altından yaralar görünüyor, kimi yaraların tedavisi için ise zamandan fazlası gerekiyor. Özgürlük bayrağını gururla taşımaya gönüllü olanların, eşitlikten bahsetmek için yarışanların sırtlarını yasladıkları duvarlar, Whitehead'in anlattığı öyküyle yere iniyor; bir kadının kendi yolunu çizerken ödediği bedeller, Yeraltı Demiryolu'nun -bir ihtimal- özgürlüğe çıkan tünellerini açıyor. Whitehead'in romanı bildiğimiz bir öyküyü hiç hayal etmediğimiz bir biçimde anlatıyor ve insan, empatisini yitirdiğinde dünya kıyamet yerine dönüyor. (İnsanın empatiye olan inancı, kendine dair yarattığı en büyük illüzyon olabilir mi? Peki dünya, daha ilk günden itibaren zaten kızılca kıyametin koptuğu bir yer değil mi?) Taş, kağıt, makas... Ya da şöyle: Kırbaç prangadan, cesaret ise ikisinden de üstün olabilir.

Bazen demeli belki de.

İnsan direndikçe yaşar, orası öyle.

9 Ekim 2017 Pazartesi

Yol



Amerikan edebiyatının en yeni yıldızı Colson Whitehead’den yayımlanır yayımlanmaz çağdaş klasikler arasında anılan cesur ve sarsıcı bir roman: Yeraltı Demiryolu. Whitehead, Amerika’nın adeta bağırsaklarını deştiği bu romanında “rüya” ülkesinin geçmişine uzanıyor ve okurunu uzun zaman terk etmeyecek ilham verici bir mücadele öyküsü anlatıyor. Dünyada bir başına kalmış bir kadının, Cora’nın dünyaya kafa tutma öyküsü bu; öldürmeyip güçlendiren darbelerin, birer nişan gibi taşınan yara izlerinin ve zamanı gelince ya ödenen ya da ödetilen bedellerin öyküsü. Öyle bir öykü ki, çağın karanlığında pırıl pırıl parlıyor ve dört bir yanı saran kötülüğün bataklığında kaybolan ruhlara kuzey yıldızı misali yön gösteriyor.

Whitehead’in romanı Amerika’ya getirilen ve köleleştirilen bir kadının, Ajarry’nin öyküsüyle başlıyor ve oradan bir başka kadına, Cora’nın serüvenine uzanıyor. Cora, Amerika’yı bir ucundan diğerine kat ediyor, ne var ki manzara, aradan zaman geçse bile pek değişmiyor. Whitehead’in dâhiyane icatlarıyla Yeraltı Demiryolu, bir düşü gömmeye yetecek soruların ağır yanıtlarını Amerika toprağına ince ince işliyor ve akıllardan silinmeyecek bir okuma tecrübesi vaat ediyor.

Eleştirmenlerden tam not alan, çoksatarlar listelerinde aylar boyunca bir numarada kalan ve ödüllere doymayan Yeraltı Demiryolu, Sefiller’den Sevilen’e uzanan bir yelpazede yer alan engin çağrışımlarıyla son yılların en önemli ve en çok ses getiren kitaplarından biri.

(Görselde Jean Michel Basquait'e ait bir iş: Köle Mezatı.)

6 Ekim 2017 Cuma

N-n-n




Vallahi ben de şaşkınım ama gelsin bakalım: N-n-n!

Yeni film: Woody Allen'dan Wonderwheel; Kate Winslet, Justin Timberlake, vs. Beş kitap; Woody Allen öneriyor. Film Top 10: Woody Allen. Ölmeden Önce Okumanız Gereken Bir Oyun: 'Ölüm.' Woody Allen'ın Bergman'ın ardından yazdığı veda metni.

Yeni kitap: Colson Whitehead; Yeraltı Demiryolu. Oscar'lı Barry Jenkins, Yeraltı Demiryolu'nu sinemaya uyarlıyor; şimdiden söyleyelim. Colson Whitehead'in kıymeti pek de bilinmemiş özgün romanı Bölge Bir için sizi  önce buraya, yazarın Yeraltı Demiryolu'nu yazarken sık sık dinlediğini söylediği Sonic Youth'un kült albümü Daydream Nation için sonra buraya alalım. Bizim bu kitabın hazırlık aşamasında dinlediklerimiz için ise Spotify listemize buyrun.

Dün yine bir edebiyatçıya verilmesiyle gönüllere su serpen Nobel Edebiyat Ödülü'nün ardından bir yıl geriye gidelim ve kimlerimizin ruh haline tercüman olan Irvine Welsh'in zehir zemberek Bob Dylan twit'ini not düşelim: "Ben Bir Dylan hayranıyım ama bu, abuk sabuk konuşan bunamış hippilerin leş kokan prostatlarından çıkma kötü kotarılmış bir nostalji ödülü." Akademi'nin amacı neydi bilemiyorum ve Welsh'ten başkasının böyle bir lisanın altından kalkabileceğini sanmıyorum ama Bob Dylan'ın ödülü sahiplenme konusundaki isteksizliğinin de yabana atılmaması gerektiğini düşünüyorum - bir de şöyle bir soru var tabii: Kim tutup da Nobel'e edebiyat bahsi oynar, bu edebiyat düşkünü bahisçiler kimdir, nedir? Neyse, bu bir yana, bu bahsi en sevdiğim Nobel konuşmalarından biriyle, Svetlana Aleksiyeviç'inkiyle noktalayalım: Kaybedilmiş bir savaş üzerine.

Bizden bir yeni baskı haberi: Tepedeki Ev. Shirley Jackson'ın başyapıtı, yeni kapağı ve gözden geçirilmiş yeni baskısıyla şimdi tüm kitapçılarda. Haberlere göre Netflix, bu muazzam romanı on bölümlük bir dizi olarak sunacak; Crispin Glover'ın uyarladığı Biz Hep Şatoda Yaşadık ise bu yılın filmleri arasında görünüyor, ama siz, bana sorarsanız, uyarlamalardansa kitapları yeğleyin.

Son zamanlarda bir Orwell bahsi yürüdü gitti yine; bu bağlamda yazdan kalma bir yazı: Geleceğe Dönüş, 1984 ve Orwell'in İntikamı. Üzerine, Loui Jover'e ait bir iş: Orwell'in Yapıbozumu. Yanında dursun: Pink Floyd ve Pigs. Son olarak Orwell etkisinde popüler müzik ile bu paragrafı kapatalım: Orwell'in ilham verdiği 10 Şarkı.

Popüler kültürün en meşhuru, Stephen King'in Pennywise'ı hazır vizyona dönmüşken ve Valeria Luiselli'nin Dişlerimin Hikâyesi'nde palyaço bağlamında bir değini bulunması vesilesiyle palyaço paranteziyle lafa devam: Ugo Rondinone ve palyaçoları. Üzerine, Aysu Önen'den harika bir yazı: Artık hiçbir şey komik değil. Edebiyat demişken Heinrich Böll'ün Palyaço'su; ardından blog yazarınızın en sevdiği hain palyaço: Krusty the Clown. Halen palyaço derken tüyleriniz diken diken olmuyorsa o zaman Bruce Nauman ve Clown Torture ile bu korkunç bahsi kapatalım.

Notlarım, derlenmemekten köpürmüş adeta sevgili blog okuru, ama bir ucundan tutmak şart, değil mi? Mevsim dönümü depresyonundan mustarip olanlara kitap okumalarını önerir, sizleri, hafta sonunun eşiğindeyken Ariel Pink'in Another Weekend'i ile selamlarım. (Yukarıdaki görselde Wonderwheel'in setinden Kate Winslett, bizlerin bilmediği bir sırra vakıfmış gibi gülümsüyor.)

İyi tatiller!




5 Ekim 2017 Perşembe

Nobel'i kim almadı?


Esasında bu yazıyı, Nobel Edebiyat Ödülü'nün bu yılki sahibi açıklanmadan önce yazacak ve 'Nobel'i Kim Almayacak?' diye başlıklandıracaktım ama kısmet olmadı, geciktim.

Madem öyle, Nobel'i bu yıl:

Her yıl bahis sitelerince iteklenen favorilerden biri almadı.
Nispeten az bilinen ve ödülle beraber dünyada daha çok tanınacak bir figür almadı.
Geçmiş güzel günleri anımsattığından Homeros ile kıyaslanmak zorunda kalan bir müzisyen almadı.
Muhalefetiyle öne çıkan biri almadı.
Kitapları Türkçeye henüz çevrilmemiş biri almadı.
Haruki Murakami almadı. (Bana sorarsanız Bob Dylan kadar abes, fakat lobisi çok güçlü.)
Bir kadın almadı. (Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan yüzden fazla yazardan (Bob Dylan dahil) yalnızca on beşi kadın.)

Liste daha uzar ama ödülü Ishiguro'dan başkası almadı, öte yandan çoğu insan rahat bir nefes aldı: Ödülü alanın edebiyatçı olup olmadığını tartışmaya gerek yok geçen yılki gibi, çok şükür. Ödülü alanı kutlayıp edebiyatı edebiyat üzerinden kendimizce yargılamaya devam; ödül komitelerine teslim olacak, kendi beğenilerimizi salt onlara dayandıracak değiliz ki ona da şükür. (Bunu söyleme gereği duydum çünkü ödül alanı yüceltmektense almamış olanı yermek gerektiğini zanneden bir kitle mevcut, karışıklık olmasın.)

Yukarıdaki görsel 1977 yılından; Ishiguro gönül telini titreten romanlarını kaleme almadan önce, müzikle oyalanırken görülüyor. Şahsi tavsiyem: Yeni başlayacaksanız Beni Asla Bırakma'ya bir şans verin, iddialıysanız Avunamayanlar'la, klasikçiyseniz Günden Kalanlar ile devam edin.

Kapanışta eski bir şarkı Radiohead'den gelsin öyleyse: Everything in its Right Place.








3 Ekim 2017 Salı

Bağlam




"Şeylerden ziyade hikâyelerden oluşan bir dünyada yaşıyoruz."*

Madem hikâye dedik, o zaman söze gerçek bir hikâye ile başlayalım: Valeria Luiselli, 2015 yılında Dişlerimin Hikâyesi ile Amerikan Ulusal Kitap Eleştirmenleri Cemiyeti Ödülü'ne aday gösterildi. O zaman henüz 32 yaşında olan Luiselli, Roberto Bolano ve W. G. Sebald'dan sonra çeviri bir metinle bu onura layık görülen üçüncü yazar. (İşte size gerçek bir hikâye.)

Sözü Luiselli'ye bırakalım:

Maurizio Cattelan imzalı içi doldurulmuş köpeği satın almak için, bir fabrika işçisinin ne kadar mesai yapması gerekir? (Bu kitabı yazarken) ana fikir şuydu; yazarların, felsefecilerin ("değer" taşıyan figürlerin) isimlerini alacak, onları anlatıya dahil ederek birer nesne gibi kullanacaktım. Edebiyat kanonundan çekip aldığım bu isimleri fabrikaya atacaktım yani. Bir sanat eserini alıp bağlamından nasıl koparırsanız, aynen öyle. 

Fabrikanın Walter Benjamin'le ne alakası var diyorsanız, Proust'un ya da Virginia Woolf'un Meksiko'da bir kasabada düzenlenen mezatta ne işi olabilir diye düşünüyorsanız o zaman Dişlerimin Hikâyesi'nin icatlarına şaşabilirsiniz.

Hikâyeniz bol, bağlamlarınız uygun olsun.

(Girişteki alıntı Jonathan Safran Foer'in How Not To Be Alone başlıklı konuşma metninden. Görselde Maurizio Cattelan'a ait bir iş - isimsiz ya da diğer adıyla Picasso.)

21 Eylül 2017 Perşembe

Korku


Tam karşımda yüzü beyaza boyalı, kapkara bir gülümsemesi olan kocaman bir palyaço duruyordu. Kel kafasına Chaplin’inkine benzer ama küçücük bir melon şapka takmıştı. Başımı sağa çevirdim. Aynı abartılı oranlarda başka bir palyaço yer alıyordu ekranda; üzerinde janjanlı bir tulumla, neredeyse yüzünün tamamı kan kırmızısına boyalıydı, koca kafasının iki yanından sarı bukleler fışkırmıştı. Solumdaki palyaço beyaz bir tulum giyiyor, boynunu sarı ördek tüyü bir atkı süslüyordu, yüzü pembeye boyanmıştı ve kaşlarının üzerine, neredeyse tamamen kel olan başına yükselen basamaklar misali, farklı farklı renklerde başka kaşlar çizilmişti. Söylemeye gerek yok ama üçü de o hepimizin bildiği, tüyler ürpertici, kırmızı palyaço burnundan takmıştı. Arkamdaki palyaçoya dikkatlice bakmak istemedim ama geniş tabanlı siyah ayakkabıları, kırmızı ve siyaha boyanmış yüzü ilişti yine de gözüme. Göz ucuyla, şöyle bir baktığımda sanki dördü arasında en fenaları o gibi geldi bana ve yüzümü yeniden karşımdakine -beyaz yüzlü, küçücük melon şapkalı olana- çevirdim. Derken karşımdaki palyaço, sinirlerimi tamamen altüst ederek bana göz kırptı.

Hem de iki kez.

(Luiselli, Valeria. Dişlerimin Hikâyesi. Çeviren: Seda Ersavcı. Görselde Ugo Rondinone'nin palyaçolarından biri yer alıyor.)