27 Nisan 2012 Cuma

Öncesi


Geçtiğimiz aylarda Trainspotting'e yeni bir baskı yaptık; romanın devamı niteliğindeki Porno'yu da önümüzdeki aylarda okuma fırsatı bulacaksınız. Biz bunlarla uğraşırken Irvine Welsh, bu defa Trainspotting'in öncesini hayal etmiş ve Skagboys'u yazmış - tanıtım filmi yukarıda. Welsh'in eski romanından yola çıkarak yazdığı yeni roman Skagboys, aynı zamanda 80'lerde Britanya'ya bir bakış niteliğini taşıyor. Yani neymiş, kurguda doğrusallığı reddetme eğilimi sadece Tarantino'nun tekelinde değilmiş.

Hafta sonunuz şen olsun.

26 Nisan 2012 Perşembe

Yağmur


Ne zaman yağmura muhtaç kalınsa, Çinli çiftçilerin emrinde -ejderhadan gayrı- shang yang adında bir kuş vardır. Bu kuş tek bacaklıdır. Çok eskiden çocuklar tek ayak üstünde sekip kaşlarını çatarak "şimşek çakacak, yağmur yağacak; çünkü shang yang yine buraya konacak" tekerlemesini söyleyip dururlarmış. Efsaneye göre, kuş, gagasıyla ırmakların suyunu lıkır lıkır içer, sonra da susuzluktan kavrulmuş toprakların üzerine yağmur olarak püskürtürmüş.

(Jorge Luis Borges, Düşsel Varlıklar Kitabı. Çeviren: Bora Komçez; Mitos. Görsel: David Noonan; Baykuş. Mevsim: bahar.)

25 Nisan 2012 Çarşamba

Düş


Rüya görmek neden bir masadan daha gizemli bir şey olsun ki? Neden ikisi de aynı derecede gizemli olmasın? - Ludwig Wittgenstein*

Rüyalarınızı adım adım tasarlamak ister miydiniz? Huffington Post'ta yer alan bir haber Remee adlı bir buluşun bunu mümkün kılacağından bahsediyor. Burada rüyalardan epey bahsettik, dolayısıyla habere kayıtsız kalamadım... Neymiş, Remee bir çeşit uyku maskesiymiş; REM aşamasında devreye giren bir sensör sistemiyle uyuyan kişiye rüyada olduğu bilincini kazandırma ve dolayısıyla rüyaların kontrolünü sağlama iddiasında. Projenin mucitleri, Duncan Frazier ve Steve McGuigan üretime geçmek için 25.000 dolar toplama arzusuyla yola çıkmışlar ve şimdiden bu meblağın neredeyse on katına erişmişler - 80 dolar verenler, bu maskelerden edinerek deneyin parçası olabiliyor. Maddi alemin ötesinde yer alan düşlerin, tarih boyunca insanların çeşitli inanışlar geliştirmelerini, her şeyden çok da ruh, ölüm ve ölümden sonrasına dair mitolojilerin türemesini sağladıkları düşünülürse 80 dolar karşılığında gizemi öldürmek pek cazip gelmiyor sanki kulağa. Öte yandan, somut yaşamın sınırlarından bunalanlara ilaç gibi gelebilir gelmesine de, olasılıkların sınırsız, her şeyin kontrolünüzde olduğu bir deneyim sizi sonunda neye dönüştürür, merak etmemek olası değil.

Sizleri bilmem ama ben, düşte uyanık olmaktansa uyanıkken düş görmeyi tercih edenlerdenim.

(Alıntı: Theodor Adorno, Rüya Kayıtları. Sonsöz'e epigraf. Çeviren: Şeyda Öztürk. YKY. Yukarıdaki görsel Jo Baer'e ait: Hıçkırık. Aşağıda Markus Amm'a ait bir iş.)

24 Nisan 2012 Salı

Kısa


Dedem şöyle söylerdi hep: "Hayat, şaşılacak kadar kısadır. Şimdi belleğimi yokluyorum da, örneğin bir gencin ata atlayarak, mutsuz rastlantılar bir yana, mutlu bir akış izleyecek normal bir yaşam süresinin bile böyle bir şey için yetmeyeceğinden korkmaksızın, en yakın köye gitmeye nasıl karar verebildiğini anlamıyorum.

(Franz Kafka, Hikâyeler. Çeviren: Kamuran Şipal. Cem Yayınları. Öykünün adı: En Yakın Köy. Görselde Doug Keyes'ın işlerinden biri, Toplu Hafıza kapsamında; Keyes, bir kitabın tüm sayfalarını tek kareye bindirmiş.)

23 Nisan 2012 Pazartesi

Ayar


... kendi hayatını aramak için caddeye bakarsın. Ama aşağıda bütün gördüğün sadece sana bakan sensindir.*

Gün geçmiyor ki yeni bir skandal, kriz, dram daha patlamasın sevgili okur; lodosun insanı güzelleştirip ardından şamarı basmayı adet haline getirdiği şu nisan günlerinde bir tatlı huzur almaya gideceğimiz tek yer, kütüphanemiz sanıyorum - gerçi o cephede de işler karışmıyor değil. Sular durulmuyor; bir yanda Amazon'un Kötülükleri temasına yoğunlaşmış bir Londra Kitap Fuarı, öte yanda Pulitzer komitesinin bu yıl edebiyat dalında ödül vermeyeceğini açıklaması üzerine kopan tartışmalar, bir başka köşede İsrail'le Günter Grass'ın bir şiir üzerinden kapışması derken hayat her zamanki kaotik kıvamında ilerlemesini sürdürüyor. Günter Grass meselesinden geçen hafta bahsetmiştik; Grass'ın İsrail'e bir nevi ayar çektiği şiiri üzerine vize yasağı ile misilleme yemesi ardından ünlü romancı hastaneye kaldırıldı; bu esnada Zeitoun adlı romanıyla Almanya'da ödül alan Dave Eggers, törene gitmeyeceğini, gittiği takdirde basının bu konu ile ilgili kendisine sayısız soru soracağından emin olduğunu ve bu sulara girmek istemediğini, odağın kitaptan kaymasını arzu etmediğini açıkladı. Zeitoun, Suriyeli bir göçmenin Katrina Kasırgası sırasında sergilediği kahramanca duruşa odaklanan ve kanımca 11 Eylül sonrası İslamofobi pençesine düşen Amerikalılara bir nevi ayar çekme derdinde olan -her yan ayar bu arada, işe bakın- bir roman; Eggers'ın özellikle de bu kitap söz konusu olduğunda Grass ile İsrail arasındaki çatışmada taraf olmak istememesi pek de saçma sayılmaz... Her neyse, bütün bunlardan bahsedip de bir çağrışım kavşağına sapmamak, Grass'ın çok değil sadece 2 yıl önce bugünlerde Cihangir'de dolanmakta olduğunu anımsatmamak olmaz - Grass, yanlış hatırlamıyorsam Kültürlerarası Diyalogda Edebiyatın Rolü adlı panele katılmak amacıyla buraya gelmişti. Gazete haberleri Grass'ın rutin işlemler dolayısıyla hastaneye yattığını söylüyorlar; 84 yaşındaki yazarın sağlık durumunu, basından takip etmeyi sürdüreceğiz.

Neyse, Pulitzer demiştik, bu yıl ortalık epey karıştı bu cephede de. Salon'dan Laura Miller, komitenin edebiyat dalında ödül vermemesi ardından jüri görevi yapmış olduğu Pulitzer'e verdi veriştirdi, L.A Times edebiyat ödülleri töreninde eleştirmen David Ulin, "Sakin olun, bu akşam burada kesinlikle bir edebiyat ödülü verilecek," diyerek dalgasını geçti. Pulitzer ödülleri gazetecilik odaklı ödüller; ancak endüstride oldukça belirleyiciler - Miller, Salon'daki makalesinde 50 dolarlık katılım bedelini ödeyen her metnin jüriye sunulduğunu ve jürinin görevinin bunlar arasından 3 roman seçerek komiteye iletmek olduğunu belirtiyor. Bu sene seçilen üç aday, bizlere pek yabancı değil... Karen Russell'ın önümüzdeki aylarda yayımlayacağımız romanı Swamplandia, David Foster Wallace'ın tamamlanmamış romanı Solgun Kral ve Denis Johnson'ın Train Dreams'i (Johnson'ın kitaplarını Ayrıntı yayımlıyor) jürinin aday olarak belirlediği romanlar. Miller, gazetecilerden oluşan komite üyelerinin bütün sene boyu okuduğu yegane kitapların bu adaylar olduğunu düşündüğünü belirtiyor ve komiteyi, bir nevi cehalet ile suçluyor. Her neyse, Türkiye'de takip ettiğim haberler 'Pulitzer bu yıl ödüle layık roman bulamadı' kıvamındaydı, sanki 2011 berbat bir seneymiş ve beğeniyi hak eden bir roman yayımlanmamışmış havası hakimdi; oysa ABD kökenli kaynaklarda bunun üzerine küçük çaplı kıyametler mi dersiniz, edebiyatçıların gazetecilere burun kıvırması mı, ayarın her çeşidi mevcuttu - Laura Miller, başı çekti. Tartışmalar öyle bir noktaya geldi ki yazar ve eleştirmenler, kendi gönüllerinin Pulitzer'lerini kimlere vereceklerini açıklamaya başladılar (üç adaydan bağımsız, tamamen şahsi seçimler dahilinde) ki o noktada, kopan gürültüden bıkarak olayı takip etmeyi bıraktım.

Neyse, ne demiştik; skandal, kriz, tartışma, dram - hepsi gırla. Ne diyelim, kitaplarla aranıza kimseler girmesin, izin vermeyin.

(Görsel: Colin Johnson. Alıntı: Sam Shepard, Si-Bemol İntihar. Çeviren: Şükran Yücel. Dost Kitabevi Yayınları.)

20 Nisan 2012 Cuma

İlham


Haftayı Nick Cave'in sözlükten seçip not ettiği kelimeleri içeren defteriyle kapatıyoruz. Nick Cave, sözlüğün içine not almaktansa buradan not ettiği kelimeleri bir defterde toplamayı seçmiş. Defterler, Melbourne'da sergide. En altta Cave'in kaleminden onu 'etkileyenlerin' listesi. İçindekilere dikkat: "Nina Simone, Kont Dracula, Dostoyevski, Flannery O'Connor (İyi İnsan Bulmak Zor), Nabokov, İsa, Böcekler, Philip Larkin, Notre Dame'ın Kamburu, Miles Davis, Moby Dick, çiçekler, Eşim Susie..."

.

İlhamınız bol olsun.









19 Nisan 2012 Perşembe

Çok, çok, çok


"Kadınları severim. Cidden. Severim onları. Onlarla ilgili her şeyi severim. Tarif bile edemem ki. Kısa boylu, boylu poslu, şişko, ince kadınlar. İnsanın ağzını açık bırakanından aleladesine kadar hepsini severim. Bana göre bütün kadınlar güzeldir. Doyamam onlara. En yakın dostlarımdan bazıları kadındır. Ortalıkta gezinmelerine bayılırım. Her birinin diğerinden farklı olmasına bayılırım. Anlaşılmaz olmalarına bayılırım. Onları çok, çok, çok severim. (...)"

(İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, David Foster Wallace. Çeviren: Sabri Gürses. Yayımlanalı bir yıl doluyor! Yukarıdaki iş John Chamberlain'in, adı: Erkeklerin Tüm Hoşlukları.)

18 Nisan 2012 Çarşamba

Değer


Sabit Fikir'den bir haber: Snoop Dog'un tek içimlik sözleri! Snoop Dog, bir hip-hop kişisi olmanın yanı sıra ilginç bir figür; habere göre yeni yayımlanacak kitabındaki sayfalar, okunduktan sonra (veya okunmadan, canınız nasıl çekerse) sigara kağıdı olarak kullanılmak üzere yırtılacak ve tütün sarılıp içilebilecekmiş. Yani kitabın metni, sigara kağıdına basılmış; diyeceğimiz bu, bununla da kalmıyor tabii, kitabın sırtı da kibrit kutusu kenarı olarak tasarlanmış, yani tiryaki ya da piroman, hiç fark etmez, kitabın çok işlevli olduğu su götürmez bir gerçek. Snoop Dog'un ve girişimci yayınevinin başarısı, kasıtlı olduğunu sanmasam da, kitap yakma eylemine farklı bir boyut kazandırmış olmalarında yatıyor - başarı nedir, o da tartışmaya açık elbette ya, neyse.

Atlantic'te yer alan ve zamanımızda hemen hemen her şeyin 'satılık' olduğundan bahseden bir yazı vardı geçenlerde; burada ilginç örnekler veriliyor: alnınıza kalıcı dövme yaptırmak suretiyle reklam almanın bedeli: 10.000 dolar, ilaç şirketlerinin deneylerinde gönüllü deneklik yapmanın bedeli: 7.500 dolar, ABD'ye göçmenlik hakkı kazanmanın bedeli: 500.000 dolar (bunun farklı, daha dolambaçlı yolları da var; burada bahis konusu olan bu bedeli ödeyerek ABD'de iş kurma, istihdam yaratma ve dolayısıyla yerleşme hakkı...) Neyse, liste uzun, soru düşündürücü: Satılık olmayan ne var? Fazla bir şey yok değerli blog okuru, fazla bir şey yok gerçekten; ancak değerli olan ne var dersek eğer, işte o zaman konu çetrefilleşiyor, değeri tanımlamak gerekiyor. Olympia Le Tan -ki Spike Jonze ile gerçekleştirdiği bir animasyon çalışmasına burada yer vermiştik- kitaplardan çantalar üretiyor; Snoop Dog ile başladığımız sözü Olympia Le Tan'in çantalarıyla bağlayalım isterim... Le Tan, kitap kapaklarını kullanarak epey rağbet gören çantalar tasarlıyor, Radikal'de yayımlanan bir söyleşide neden kitapları seçtiği konusunda şöyle buyurmuş: "Tasarımlarımda kitap kapağı kullanmamın nedeni bir akşam çantası için uygun ve harika bir şekle sahip olması." Talihsiz bir cevap sanki; olay kitabın 'şeklinden' kaynaklanıyorsa eğer, kitaba hacet kalmaz ve dikdörtgen prizma yeterli olurdu, değil mi? Le Tan, kitap nesnesini simgeleştirerek tasarladığı çantalarda metinlerin temsil ettikleri evrenlerden faydalanıyor; Natalie Portman elinde Lolita kitap/çantasıyla, Courtney Love Canki'siyle gezebiliyor onun sayesinde, bunlar üzerinden belli mesajlar verilebiliyor. (Birebir bu kitapları da ellerine alabilirlerdi tabii ancak bir gala gecesinde elinde kitapla gezmenin ne alemi var, çanta uygundur.) Nesnenin işlevi, kendinden menkuldur sonuçta... oysa tüketim nesneleri söz konusu oldu mu, olasılıklar sınırsız gibi görünüyor. Çarkın işlevi de bu olsa gerek, döngüyü sürdürmek.

Yukarıda Deborah Butterfield'in işlerinden biri; altta Olympia Le Tan tasarımıyla kitap görünümlü el çantaları. Şu anki 'değerleri': 1.140 Euro.

Her şeye rağmen, dönen tüm çarklara ve şu içinde yaşadığımız tuhaf zamanlara rağmen, sağlıcakla kalınız.



17 Nisan 2012 Salı

Eder


- Hikayesi olan tek iskelet, son sıranın sağdan birincisi. Ondan ayrılırken hüngür hüngür ağlayan bir Alman ressamından satın aldım. Bir gençlik arkadaşının iskeletiymiş. Çok fakir olan iki arkadaş Alp dağlarında yaya seyahate çıkmışlar, kar bastırmış, yıkık bir kulübeye sığınmışlar. Soğuktan korunmak için, bütün gece, kucak kucağa sarılıp yatmışlar. Sabahleyin içlerinden biri ölmüş. Sağ kalan dostunun iskeletini çıkartıp otuz yıl boyunca yanında saklamış, seyahate çıkacak olsa beraber götürürmüş. Harpten sonra, sefalet, nesi var nesi yok, kitap olsun tablo olsun satmaya mecbur etmiş, en son da bu dostluk hatırasını.

Bu hikaye iskeletin değerine bir şey eklemiyor, elli florine size verebilirim.

(Giovanni Papini, Gog. Çeviren: Fikret Adil. Görsel, Eva Hesse. Yarın buradan devam...)

16 Nisan 2012 Pazartesi

Masum


Nisan en zalim aydır

Nisanın tartışmaya açık dahi olmayan zulmü bir kenara, kışın miskinliğinden eser kalmamış gibi artık; en azından kültür sanat gündemi, oldukça hareketli. Nisan ayı, Günter Grass ve İsrail arasındaki çekişmeyle başladı - aslında çekişme sözcüğü hafif kaçıyor, ufak çapta bir kriz yaşandı; Grass'ın İsrail'in İran politikasını sert bir dille eleştirdiği, Batı'yı ikiyüzlülükle suçladığı ve geçen hafta bir Alman gazetesinde yayımlanan şiiri üzerine İsrail, Doğu Alman rejiminde yaşamış bir yazarın böylesi eleştirilerde bulunmasının sorgulanması gerektiğini ve kendisine vize yasağı konduğunu açıkladı. Tartışmalar devam edecek gibi görünüyor; İsrail, son olarak Kafka'nın elyazmaları ve Daniel Barenboim'ın Tel Aviv'deki Wagner performansı üzerinden kültür-sanat, politika ve kimlik konularını buluşturarak uluslararası yankı uyandıran benzer tartışmalar içerisine girmişti. Grass, İsrail İçişleri Bakanı'nı Doğu Alman gizli servisi Stasi'nin cani yöneticisi Erich Mielke ile kıyasladı geçen hafta ki tartışmanın kısa zamanda kaydettiği seyir, uzayacağına işaret etmekte. İzleyecek ve göreceğiz.

Yoğurur anılarla istekleri

Bahar başında yenilik özlemi ile el ele giden bir melankoli, bir nostalji eğilimi de sarmıyor değil bünyeyi... Nisan ile birlikte kış ataletinden sıyrılmaları beklenen yayınevleri de bahar listelerini açıkladılar; pek çok ilginç kitap var listelerde, Haruki Murakami'nin 1Q84'ünün Türkçe edisyonu yolda örneğin, ay sonunda okuma fırsatı bulacağız. Yine bir Nisan güzelliği, Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi, sonunda Çukurcuma'da açılıyor, kitabın metni içinde yer alan bilet ile giriş de serbest olacak. Radikal'ın haberine göre yazar, "En sonunda burası kitaptan bağımsız bir yer oldu, bundan çok gurur duyuyorum," demiş; bize de düşen, kitapta geçen nesneleri ve imgeleri, bu bağımsız evrende ziyaret etmek olacak. 2009 tarihli Sabah gazetesi haberinde müzeye dair bazı beyanatlar var; Pamuk, burada müze girişinde bir video gösterimi olacağını ve eski Türk filmlerinden en güzel öpüşme sahnelerinin izlenebileceğini belirtmiş ve müzenin o dönem tasarlanmış hali hakkında farklı detaylar da eklemiş - yürürlükte olup olmadıklarını da ancak ziyaret ettiğimizde görebileceğiz. Yanılmıyorsam yazar, Masumiyet Müzesi romanının yayımlanması ardından müzeden bahsederken âşıkların kimselerden çekinmeden öpüşüp koklaşabileceği bir yer hayal ettiğini söylemişti - bu arada belirtelim, Pamuk'un The Innocence of Objects adlı, müze ile ilgili görsel ağırlıklı kitabı sonbaharda yurtdışında yayımlanacak, yayınevi: ABRAMS.

Koltukname, Sabah Kitap Eki'nde yer alan bahar kitapları haberine yer vermiş; baharın getireceklerine oradan da göz atabilirsiniz. Bir duyuru da bizden, sağ sütunda göreceksiniz, bir Pinterest sayfası açtık geçen hafta, sizleri de bekliyoruz! Nisanın zulümleri, güzelliklerine ağır basmasın, temennimiz budur nihayetinde.

(Görselde Mark Tansey'nin işlerinden biri: Masum Göz Denemesi. Alıntılar, T.S. Eliot, Çorak Ülke'den, çeviri: Suphi Aytimur.)

12 Nisan 2012 Perşembe

Ses


Güvercin, onu küçümseyerek, "Hadi canım, sen de!" dedi. "Ben zamanında sürüyle küçük kız gördüm ama, bu kadar uzun boylusuna hiç rastlamadım. Yoo! Sen bal gibi yılansın, boşuna yalan söyleme! Herhalde şimdi de ömründe ağzına hiç yumurta koymadığını söyleyeceksin bana!"

"Tabii ki yumurta yedim," dedi Alice doğru sözlü bir çocuk olarak, "ama biliyorsunuz küçük kızlar da yılanlar kadar çok yumurta yerler."

"Söylediklerine inanmıyorum," dedi Güvercin, "ama gerçekten yiyorlarsa, onlar da bir çeşit yılandırlar bence."

(Lewis Carroll, Alice Harikalar Ülkesinde. Çeviren: Tomris Uyar. Kitap, Çin'in Hunan eyaletinde sakıncalı bulunarak yasaklanmış, hayvanların insanlar gibi konuşmasının, dolayısıyla insanlar ile aynı seviyede olmalarının kabul edilemez olduğu gerekçe gösterilmiş. Yukarıda Alice, delilerle birlikte çay içmekte; aşağıda ise kitapta bahis konusu olsa da 'konuşmayan' yegane canlı: köpek yavrusu. İllüstrasyonlar John Tenniel imzalı elbette.)

11 Nisan 2012 Çarşamba

Klasik


Kedi hem para sahibi hem de terbiyeli bir hayvan gibiydi. Biletçinin ilk bağrışında geri çekilmiş, eşikten inmiş ve durağa oturmuş, elindeki parayla bıyıklarını temizlemeye başlamıştı. Ama biletçi kadın zili çekip de tramvayı harekete geçirir geçirmez, kedi bir tramvaydan kovulan, ama yine de bir yere yetişmesi gereken herhangi biri gibi davrandı. Üç vagon geçtikten sonra en son vagonun arkasına sıçradı, patisini camdan çıkan bir boruya doladı ve yola koyuldu; böylece para vermekten de kurtulmuştu.

(Mihail Bulgakov, Üstat ile Margarita. Çeviren: Sabri Gürses. (Metin, bu çeviri ile ilk defa Rusçadan Türkçeye doğrudan aktarılmış.) Bulgakov, 1891-1940 yılları arasında Rusya'da yaşadı; 1920'lerin sonlarından itibaren sansüre maruz kaldı. Rusya, Üstat ile Margarita'yı yazarın ölümü üzerinden seneler geçtikten sonra, ancak 1966 yılında, bir dergide tefrika olarak ve sansürlü biçimde yayımlandığında okuma şansını elde etti. Bugün bu kitap, Rus edebiyatının en önemli çağdaş klasiklerinden biri sayılır.)

10 Nisan 2012 Salı

Beraberce


Yazar olarak işim, gördüklerimin resmini kelimelerle çekmektir. "Sadizm"den bahsediyorsam böyle bir şey var diyedir, uydurduğumdan değil, korkunç şeyler hakkında yazıyorsam bunlar yaşamlarımızda gerçekleştiğindendir. Kötülük savunucusu olduğumdan değil, kötülük kol gezdiğinden böyledir. Yazdığım şeyleri her zaman savunduğumu söyleyemem, bunlar yüzünden çamura batıracak da değilim kendimi. Yazdıklarıma savaş açanların neşe, sevgi veya umut besleyen kısımları görmezden gelmelerini tuhaf buluyorum, çünkü bunlar da mevcut. Günlerim, yıllarım, inişler ve çıkışlar ile geçti benim; karanlıkları da gördüm, aydınlıkları da. Sadece "ışıktan" bahsetseydim ve bunun diğer yüzünü kaale almasaydım, o zaman bir sanatçı olarak yalan söylüyor olurdum. Sansür, gerçeklikleri kendilerinden ve başkalarından gizlemek isteyenlerin aracıdır. Korkuları gerçeklerle yüzleşememekten kaynaklanır ve onlara bu nedenle kızgınlık besleyecek değilim. Sadece dehşetli bir üzüntü duyuyorum. Büyüdükleri sırada varlığımızın mutlak gerçeklerinin bazılarından korumuşlar kendilerini. Pek çok şeyin olduğu bir dünyada tek bir yana bakmaları gerektiğini bellemişler. Yerel bir kütüphanenin kitaplarımdan birine savaş açıp raflardan indirmesine üzülmedim. Bir anlamda birilerini sıkışıp kaldıkları noktalarda hareket etmeye zorlayan bir şeyler yazdım diye gurur bile duyuyorum. Ama bir başkasının kitabı sansürlendiğinde inciniyorum, evet, çünkü bahis konusu kitap çoğu zaman muhteşem olur ve onlardan pek fazla yoktur; zamanla bu kitaplar klasikleşiyor ve bir zamanlar ahlak dışı ve rahatsız edici bulunan bu kitaplar üniversitelerde okutulmaya başlanıyor.

Kitabım bunlardan demiyorum ama içinde yaşadığımız bu çağda, bu zamanlarda, yaşadığımız her an -ki çoğumuz için yaşanan son an olabilir bu- hâlâ aramızda küçük, öfkeli insanlar, cadı avcıları ve gerçeklik inkarcıları olduğunu bilmek, son derece onur kırıcı ve inanılmaz üzücü. Ancak onlar da bizimle beraberler, bütünün bir parçası onlar da ve eğer onlar hakkında hiçbir şey yazmadıysam, yazmam gerekir ve belki de, burada yazdıklarım yeterlidir.

Hep beraber iyileşmemiz umuduyla,

(Charles Bukowski'nin Hans van den Broek'e mektubundan kesit, sene 1985. Sıradan Delilik Öyküleri, Hollanda'da bir yerel kütüphane tarafından sakıncalı bulunurak raftan indirilmiş, van den Broek, yazardan bu konuda görüş istemiş. Hep beraber iyileşmemiz umuduyla.)

9 Nisan 2012 Pazartesi

Yasak


S: Körlükten bahsetmek istiyorum

R: Buyrun

S: Önce görmekten bahsetmem lazım*

SALT Galata'da bir sergi haberiyle girelim haftaya: Tercüme Eden. Sergiyle aynı adı taşıyan kitap da belli noktalarda bulunabiliyor.

Bizler bahar hummasıyla çalıştığımız bugünlerde Henry Miller'ın Yengeç Dönencesi'ni yayıma hazırlıyoruz; kitap Fransa'da Otto Rank ve Anais Nin'in desteğiyle (bu arada Everest, Henry ve June'u yayımladı geçtiğimiz günlerde, belirtelim) Obelisk Yayınevi tarafından yayımlandıktan sonra uzun ve zorlu bir hukuk süreciyle karşılaşmış ABD'de - ülkeye sokulması yasaklandığı gibi otuz yılı aşan bir mücadelenin ardından ancak beraat ederek ABD topraklarına yasal olarak girebilmiş. Miller, çelişkileri seviyor, daha doğrusu yaşamı olduğu gibi ortaya koyarken çelişkileri de yaşama dair diğer her şey gibi kucaklamaktan çekinmiyor, dolayısıyla metin, müthiş bir yaşama arzusu ve dehşetli bir dünya sancısıyla beraberce titreyip şahlanıyor; böylesi bir okuma tecrübesinin zamanında otoriteleri huzursuz etmiş olması çok da hayret verici değil... Bu hafta burada yasaklı kitaplardan bahsedeceğiz bu vesileyle, ne yazık ki sayıca oldukça çoklar, o yüzden kendimizi belli başlı örneklerle sınırlandıracağız...

Üşürken terlediğimiz, bir neşelenip bir efkarlandığımız, kışlık kabuklarımızdan türlü sancıyla sıyrıldığımız çelişkilerle dolu bahar ve yılın en zalim aylarından nisan, yürürlükte şimdi. Akıl sağlığınıza sahip çıkmanız temennilerimizle!

(Alıntı: Anne Carson, Kırmızının Otobiyografisi. Çeviren: Aslı Biçen, Metis. Görselde, Richard Kammler'in Ulysses adlı işi.)

5 Nisan 2012 Perşembe

Müthiş!



Suya sabuna dokunmadan kendi dünyasını kuran öykü yazarlarından değil Keret, zorlamayı, yeni okumalar yapmayı, yok sayılanları metinlerine taşımayı seviyor. Küfür, onun öykülerinin önemli bir bileşeni, bütünlüğe uzanan kollardan biridir. O da bunu görerek yaşamın içindekileri yan yana getirir metinlerinde... Aslolan kurmacanın gerçekliğidir. Huzurlu, naif dünyalarda geçen öyküler arayanlar Keret'te umduğunu bulamayacaktır elbet. Çocuklar için düzenlenen bir doğum günü eğlencesinde şapkadan, ucundan kan damlayan kesik bir tavşan başı çıkaran kaç, kurmaca kahramanı, sihirbaz vardır?


(Alıntı, Mart ayı Kitap-lık dergisinde yer alan Şenay Eroğlu Aksoy yazısından geldi: Ortadoğu'nun Parlayan Yıldızı. Etgar Keret'in facebook sayfası oldukça şenlikli ve kendisi gayet aktif, oraya da bekleriz. Yukarıdaki görsel Joe Sorren'e ait, aşağıda Tatia Rosenthal imzalı Müthiş Yapıştırıcı yorumu, öykünün kendisi Gazze Blues'da bulunabilir.)


4 Nisan 2012 Çarşamba

Hayır


Zamanında, yani yirmi yıllık bir aranın ardından yazdığı ilk roman olan Bunny Munro'nun Ölümü'nü yayımladığımızda, burada Nick Cave'den epey bahsetmiştik. Bugün biraz eskilere uzanıp üstadın MTV'ye yazdığı mektuba yer veriyor, bir de küçük duyuru yapıyoruz: Nick Cave'in ilk romanı Ve Eşek Meleği Gördü, 6 45 tarafından geçtiğimiz aylarda yeniden yayımlandı, aklınızda olsun, raflarda.

Geçtiğimiz yıllar boyunca bana verdiğiniz destekten dolayı teşekkür ederek başlamak istiyorum sözlerime. En İyi Erkek Sanatçı dalında aday gösterildiğim için sizlere minnettarım.Son albümüm Murder Ballads'da yer alan P.J Harvey ve Kylie Minoque düetlerine yayın akışınızda yer vermekte olduğunuzun farkındayım ve bundan dolayı sevinçliyim. Tekrar, içtenlikle teşekkür ederim. Bunlarla beraber En İyi Erkek Sanatçı dalındaki adaylığımın iptal edilmesini ve önümüzdeki yıllarda ödül veya adaylıklar söz konusu olursa rekabete dayalı bu tür ödül törenlerinde yer almaktan keyif alan diğerlerinin tercih edilmesini talep ediyorum. Ben, bunlardan keyif almıyorum. Müziğimin her zaman için özgün ve münferit olduğu kanısındayım ve birtakım şeyleri belli ölçütlere indirgeyenlerin alanları dışında var olduğu inancındayım. Kimseyle rekabet etmiyorum. Esin perimle olan ilişkim en iyi ihtimalle hassastır ve hassasiyetine halel getirecek etkilerden onu korumak, benim görevimdir. O, bana şarkılar hediye eder ve ben de ona hak ettiği saygıyla karşılık veririm - onu yargı ve rekabet hakaretine maruz bırakmamak anlamına gelir bu. Bir at yarışı değil bu, esin perim de bir at değil; öyle olsaydı bile onu böylesi bir kağnıya koşmazdım - kopmuş kafalar ve ışıldayan ödüllerle dolu bir kağnı bu bahsettiğim. Esin perim ürkebilir! Fırlayıp kaçabilir! Beni sonsuza dek terk edebilir! O yüzden tekrarlıyorum MTV ekibi, son albümüme gösterdiğiniz heyecan ve sarf ettiğiniz efordan ötürü size minnettar olmakla beraber ki gerçekten öyleyim ve teşekkür ediyorum, tekrar teşekkür ediyorum ama hayır... Hayır, almayayım.

3 Nisan 2012 Salı

Dürtü


Soru: Okurlarınızdan aldığınız tepkilerden bahsedebilir misiniz bize biraz?


Öyle çok şey var ki. Çok hoşuma giden bir anıdan bahsedebilir miyim? Küçük bir oğlan çocuğundan geldi. Bana bir kart atmış, bir de resim çizmiş. Bayıldım. Çocuklardan gelen şeylere hep yanıt veririm -bazen biraz aceleye getirsem bile- ama bunu uzun uzun hazırladım. Bir 'Vahşi Şey' resmi de çizip gönderdim. "Sevgili Jim, gönderdiğin mektuba bayıldım," yazdım altına. Sonra annesinden bir mektup aldım. Şöyle diyordu: "Jim attığınız kartı o kadar çok sevdi ki sonunda onu yedi." Aldığım en büyük kompliman bu sanırım. Orijinal bir çizim olmasıyla falan ilgilenmemişti. Gördü, sevdi, yedi.


(Maurice Sendak, okurlarıyla arasındaki ilişkiden bahsediyor. Gülenay Börekçi, Dave Eggers'ın yorumu ile Vahşi Şeyler'in 'birbirimizle iletişim kurmanın yeni yollarını görmek' için bir fırsat olabileceğini söylemiş Egoist Okur'da... Biz sadece keyfinize bakın diyoruz. İçinizdeki vahşi şeye dürtme zamanıdır belki şimdi.)

2 Nisan 2012 Pazartesi

Olasılık


Borges, Don Quixote'nin Yazarı Pierre Menard adlı öyküde Cervantes'in cümlelerini yeniden ve birebir kağıda döken bir karakter kurgular. Ortaya çıkan metin görünürde Cervantes'inkiyle aynı olsa da bir başka zaman içinde, bir başkası tarafından yazılmıştır ve dolayısıyla anlamı bambaşkadır artık... Geçen hafta David Foster Wallace'ın ölümü ardından yayımlanan romanı (Solgun Kral) The Pale King'in yeni bir edisyonunun yayımlanacağı ve bu edisyonda daha evvel yayımlanandan farklı olarak kitapta 'yer almamış sahnelerin' bulunacağı açıklandı. DVD tanıtımı gibi biraz, değil mi? Solgun Kral, Wallace'ın tamamlanmamış romanının yazardan geride kalan manüskript ve notlar ışığında sert kapaklı bir edisyon olarak yayımlanmıştı; karton kapaklı yeni edisyon duyurulduğu üzere ilk versiyona girmeyen dört 'sahneyi' içeriyor. Romanın sonuna eklenen bir Okuma Kılavuzu, bu sahneleri eklemekle beraber neden ilk versiyonda yani ana roman metninde yer almadıklarını açıklıyor ancak bazı karakterlerin gelişimine ışık tuttukları düşünüldüğünden kitabın sonunda yer vermeyi seçiyor. Yeni edisyonun kapağında spot olarak yer alan cümle şöyle: Daha Önce Yayımlanmamış Dört Sahne ile. Eski yazılarımızdan birinde Wallace'ın Harper's dergisinde yayımlanacak bir yazısına yönelik editörlere gönderdiği faks mesajına yer vermiştik, en hafif betimlemeyle nevrotik derecede titiz bir yazar Wallace, ne söylemek istediğini biliyor ve tam olarak nasıl söylediği konusunda oldukça özenli - yaşıyor olsaydı, böyle gelişmelerin söz konusu olamayacağı aşikar, öte yandan Wallace artık yaşamıyor ve yapıtları, onsuz devam ediyorlar hayatlarına, giderek katlanan, bölünen, çarpılan ve çoğalan subjektif bir gerçeklik resmi dahilinde. Post mortem yani ölümden sonra yazardan geriye cümleleri kalıyor kalmasına da her okuma, kitabı yeniden tanımlıyor ve sonsuz okumalar kitabın evreninin bir parçası artık.

Olasılıklarınız bol, baharınız aydınlık olsun.

(Yukarıda Pale King, sert kapaklı edisyon, Berlin'de bir gece, bir kitapçının vitrininde. Aşağıda Pale King, yeni 'sahneleri' eşliğinde.)