30 Nisan 2013 Salı

Para!





(Ginsberg ve Orlovsky) Kerouac'ı alıp meşhur kimseler ve gazetecilerle vakit geçiren sürrealist ressam Salvador Dalí ile tanıştırmak için Russian Tea Room'a götürdüler. Dalí o zamanlar varlıklı sanat tacirlerinin siparişleri üzerine guaj boyalarla büyük panellere resimler yapıyordu. Ginsberg ve Kerouac'ı özel bir odada karşıladı. Dalí'nin yanında, ona 'büyük meblağlar vaat eden çeklerle' yanaşmayanları delici bakışlarıyla ezmesiyle bilinen eşi Gala oturuyordu. Dalí çenesini bastonuna dayadı; kıvrık bıyığı ince yüzünde bitivermiş gibiydi, aldığı yaşla gıdısı sarkmıştı. Ginsberg ve Kerouac'a bir sanatçının başarısının kazandığı para ile eş olduğunu söyledi. Yakınlarında Marlon Brando oturuyordu; Ginsberg Dalí'ye İspanyolca olarak onunla tanışmak istediklerini söyledi. Dalí, yüzüklerle bezeli üç parmağını Kerouac'a doğru uzatarak, "Ama o, Brando'dan daha güzel!" diye feryat etti. (...)

(Deli saçması bir anekdot, ama her allahın günü de aklımızın başında olması beklenemez, saçmalamak, sanatçının değerini kazandığı para ile ölçen Dalí dahil, hepimizin hakkı - Paul Maher'in Kerouac biyografisinde yer alıyor. Kerouac (fotoğrafçı: Tom Palumbo) ve Brando görselleri bağlantılardaki adreslerden, Dali fotoğrafı Willy Rizzo'ya ait.)


29 Nisan 2013 Pazartesi

Kitap




Altını çizmek, defalarca söylemek, kışın pasını geride bırakıp tazelenmek gerek: Açık havada kitap okuma mevsimi, resmen başlamıştır!


26 Nisan 2013 Cuma

Dünya Kitap Günü


Çekiliş sonucunda Asi, Algodón ve Serpil isimli okurlarımız birer nüsha Kağıt İnsanlar; Pellegra, Vsk, Dikkatsiz Okur, Hikayeci ve Halis Yıldız da birer nüsha Bilek Kesenler kazandı. info@sirenyayinlari.com'a adres bilgilerinizi gönderin, kitaplarınızı yollayalım!

Notlar

Bu hafta yaptığımız Dünya Kitap Günü çekilişinin sonuçları bu akşam açıklanacak... Takipte kalın.

Notlara hızlıca bir giriş: Charles Bukowski'nin çizimleri. Çizim demişken Sylvia Plath'in ve Flannery O'Connor'ın çizimlerine de bağlantı verelim ve Franz Kafka'ya ait birçok çizimin de günışığına çıkmasının beklendiğini, Max Brod'un İsrail'e götürdüğü elyazmalarının yılan hikâyesine dönen dava sonucunda sergilenmeye başlanacağının konuşulduğunu ve yeni Kafka çizimlerinin ortaya çıkmasının an meselesi olduğunu belirtelim. (Brod, Kafka'nın çizimlerine karşı yazdıklarına dair beslediğinden daha düşmanca duygular beslediğini, kurtaramadıklarını yok etmiş olması ihtimalinin büyük olduğunu belirtmiş. Brod'un Kafka ile ilişkisi, o kadar tuhaf ve sorunlu ki, buna dair ne desem eksik kalır.) Kafka'nın bilinen çizimleri için buraya buyrun, diğerleri içinse biraz daha beklemek gerekecek. Kafka demişken Gustav Janouch'un konu ile ilgili anektoduna atlayalım hemen:

Yanına yaklaştığımda kalemi çabucak çizilmiş tuhaf figürlerin olduğu kağıdın üzerine bıraktı.
"Resim mi yapıyordun?"
Mahcup mahcup gülümsedi. "Hayır. Bunlar karalama sadece."*

Tekrar günümüze dönelim... Haruki Murakami'nin Japonya'da yayımlanan yeni romanı, yine ortalığı ayağa kaldırdı. Romanda geçen -Lazar Berman yorumuyla- Liszt kompozisyonu 'Haç Yıları' için delice bir talep oluşmuş, Japonya'da kitabı okuyanlar, bu kaydın cd'sinin de mağaza stoklarını tüketmişler. Daha roman ortada yok ama buyrun, bahis konusu kayıtlar için bağlantı burada, şimdiden dinleyip kendinizi romanın havasına sokmanız mümkün.

Paraya tapmanın başarı ile ilişkilendirildiği bir kültürel iklimden ara nağme niyetine bir gazete haberi gelsin: Bütçesiz Film Nasıl Çekilir? 

Bir kilisenin gerçekleştirdiği reklam kampanyasından notlarla kapanış yapalım: 'Asıl Hipster İsa'ydı!' Hipster meselesinin Beat kuşağına uzanan kökenlerine dair bir blog yazısı gelecek yakında, o zamana dek Converse'li İsa ve kilise için reklam kampanyası temalarıyla ilerleyecek serbest çağrışımları sizlere bırakıyorum.

Evet, açık havada kitap okuma, gökyüzüne bakıp fikirden fikire atlama mevsimi, resmen başlamıştır.

İyi tatiller!

(*Kafka ile Konuşmalar, Gustav Janouch.)

25 Nisan 2013 Perşembe

Çıkış



S: İntihar fikri sizi neden cezbediyor? Yoksa intihar değil de ölümden sonraki yaşam mı ilginizi çekiyor?

Keret: Ahlaki yönden bakarsak intiharın büyük önem arz eden bir yanı olduğunu söylemeliyim öncelikle: hayatına hem içerden hem de dışarıdan baktığın bir noktaya gelmene yardımcı oluyor, çünkü tam çıkış kapısının önünde duruyorsun. Hayata dair böylesi bir tercih kullanabilme fikri de oldukça ilginç. Hayatın ataletini yıkıyor bir anlamda. Pek çok öyküde kulandığım kuvvetli bir mecaz bu. Kneller'in Mutlu Kampı* aslında intihara dair değil, o dönem sürdüğüm hayatla ilgiliydi, pek çok şey yaşamış, görmüş geçirmiş insanlarla takılıyordum. Hepimiz askere gitmiş, ölen insanlar görmüştük, akla gelebilecek tüm uyuşturucuları denemiştik. Öyle şeyler yaşamıştık ki hayattan dışlanmış haldeydik. Bu açıdan intihar eğretilemesi, hayattan vazgeçenlere dair bu imge, bunları ifade etmek için idealdi. Bir anlamda hayata çıkan yolu aşk sayesinde buldum diyebilirim, aşık olarak - yani hayata yeniden bağlanarak.

(Etgar Keret, Eurozine söyleşisinde, hayattan, ölümden ve diğer her şeyden bahsediyor. Kneller'in Mutlu Kampı (*) öyküsü Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü'nde yer alıyor, Bilek Kesenler'in çizgi roman ve ardından gelen beyazperde uyarlamalarının temelini oluşturuyor. Görseldeki iş, Anish Kapoor'a ait.)

24 Nisan 2013 Çarşamba

Tanrı



Bir çocuğun babasının her şeyi bildiğini sanması, ne zaman ne yapılması gerektiğini, nasıl yaşanması gerektiğini bildiğini zannetmesi, yeryüzündeki en güzel düşüncelerden biridir.

Bu, insanların Tanrı fikridir.

Ama çocuk büyüyüp de babasının kendi bildiğinden pek de fazlasını bilmediğini fark ederse, tavsiye istediğinde beceriksizce sarf edilmiş insan sözcükleri ile karşılaşırsa, bir yol arayışına düşüp de babasının seçeceği yolun yeterince iyi olmadığını anlarsa; eğer çocuk kimsenin ne yapılması gerektiğini bilmediğini fark edip öylece ortada kalırsa -kimse nasıl yaşaması, davranması, yargılaması, düşünmesi, görmesi, kavraması gerektiğini bilmez, kimse bilmez bunları, ama herkes çaresizce uğraşır durur- işte o zaman müstehzi bir tavır takınır ya da çaresizliğe, deliliğe sığınır. 

Ama çocuklar ve babalar ruhlarının derinliklerinde bir çıkış yolu, bir yetki, derin bir bilgi, bir görüş, bir bakış açısı, doğru davranış biçimi, dünyanın tüm kederleri ve kargaşası içinde bir doğru yol olduğunu bilmelidir - insanlardaki Tanrı'dır bu.

(Kerouac'ın Günlükleri'nden; kaynak: The Windblown World. Fotoğraf, buradan. Big Sur için anahtar niteliğinde.)


23 Nisan 2013 Salı

Kitap




Bugün Dünya Kitap Günü.

Cervantes'in ölüm günü, Shakespeare'in hem ölüm hem doğum günü olduğu rivayet edilen bu muteber günde, bu yazıya yorum bırakan beş okura Etgar Keret'in Bilek Kesenler'ini, üç okura da Salvador Plascencia'nın Kağıt İnsanlar'ını göndereceğiz - tek şart kayıtlı kullanıcı olmanız (anonimler fazlasıyla kafa karıştırıyor) ve en son ne okuduğunuzu bizlerle, aşağıdaki yorum kutucuğunda paylaşmanız.

Yarın akşam saat 17.00'ye değin yorumlarınızı bekliyoruz.


Görselde Penguin'in sansür temalı 1984 edisyonu, hem tasarımı hem de üzerindeki etiket ile ibret niteliğinde.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Londra




Bir haftalık bir Londra arasının ardından yeniden karşınızdayım sevgili blog okuru... İşlerimi hallettim, şehirde dolaştım, bir gıda zehirlenmesi, bir kafa travması -abartıyorum, yumurta şekilli şişlik desek daha doğru-ve muhtelif ortopedik sakatlıklarla haftayı devirdim, kendimle gurur duyuyorum. Ne yazık ki kişisel görüşme programım, Elif Şafak'ın kendini yumuşak g'ye, Türkiye'de kadın yazar olmayı ise bir 'gül bahçesine' benzettiği konuşmaları kaçırmama yol açtı ancak duyduklarım bu satırları yazarken bile beni güldürüyor ve haliyle bu, gayet hoş bir durum (allah iyiliğini versin kablinden,) öyle ki şu anda kendimi aç parantez - iki nokta üst üste kombinasyonuna benzetiyor, böyle klişe olduğum, daha romantik bir noktalama işareti kombinasyonuna 'benzemediğim' için tanrılara veryansın ederek şiş alnımı taşlara vuruyorum.

Neyse... Fuar ile ilgili özetler, Küçük Prens'in seyahatleri sırasında rastladığı her şeyi sayan adamın kuru beyanlarına benziyor; şu kadar telif satıldı, şu kadar yayıncı geldi, şu kadar dile çevrildi vs.'ler havada uçuşuyor, kitapların yarattığı etkiden bahseden olmuyor; kitaplar, adeta dart okları gibi başka dillerde yayımlanmak üzere havaya savruluyor, herkes alkışlıyor, aynı kişiler çalıp aynıları oynuyor, ancak hayrete mahal yok, nihayetinde devran böyle dönüyor. Umarım fuar sayesinde farklı diyarlara uzanan kitaplar okurlarını bulur; umarım yazarlar, gelecekte, tuhaf demeçleriyle değil, eserleriyle kendi kulvarlarını oluşturur; başka bir temennide bulunmak mümkün değil.

Fuarla ilgili en kapsamlı özet için Koltukname'nin sayfalarına bağlantı verelim; EgoistOkur'u ve Cem Erciyes'in değerlendirmelerini de atlamayalım. Altını çizmem gerek ki Radikal'in şu haberi olmasaydı Kültür Bakanı ve gazetecilerin Hakkasan'da yedikleri yemekte en çok ördeği beğendiklerini bilmeyecek, gerekli bakımı yapmayarak Adalet Ağaoğlu'nun asansörde kalmasına neden olan İngiliz teknisyenlerin utanca gark olduklarını ve bir söyleşiye gelen 13 kişiden kaçının İngiliz, kaçının Türk olduğunu öğrenemeyecektik ve o zaman, allah muhafaza, sakin hayatlarımızı gamlı bir r, kifayetsiz bir ü harfi gibi, bükülmüş bir boyun, başımızın üzerinde kara bulutlarla sürdürecektik.

Bu yazı, kanımca, burada biter.

Aşağıda Londra'dan bir görüntü: The Langham Oteli.

Orada kaldım ve sabah akşam ördek yedim diye böbürleneceğimi sanıp korktuysanız bu blog yazarını henüz tanımamış, tanıyamamışsınız sevgili blog okuru, elbette öyle bir durum söz konusu değil, Oscar Wilde ve Arthur Conan Doyle'un buluşma noktası olması dolayısıyla The Langham'ın bu yazının sonunda yer almasını, zihinlerde kalan imgelerin Hakkasan'da yenen ördekler değil, kıymeti kendinden menkul iki dev yazarın, Wilde ile Doyle'un muhabbeti olmasını uygun gördüm; ne de olsa, burası Londra.




Tekrar merhaba.







12 Nisan 2013 Cuma

N-n-n


Notlar!

Evet, sonunda, Jack Kerouac'tan Big Sur raflarda... Sel'in geçtiğimiz günlerde yayımladığı Allen Ginsberg'in Toplu Halüsinasyon'u ile 6 45'ten çıkan Neal Cassady Üçün Biri'ne de dikkat. Tayfa baharla birlikte yeniden bir araya geldi gibi.

Ödül sezonu devam ediyor... IMPAC Dublin adayları açıkladı, kazanan haziran ayında belli olacak. Listede yer alan Swamplandia, sonbaharda, Püren Özgören çevirisiyle raflarda. Koltukname ödül ile ilgili detayları bildiriyor, burada.

Bob Dylan mı, Neil Young mı, yoksa Belle and Sebastian mı? Hangi birinin altını çizsem bilemiyorum, ama sürprizli bir yaz kapımızda, orası kesin. Kemal Yılmaz Radikal'e yazmış, bize de yol gözlemek düşer.

Karin Karakaşlı'dan bir Kurt Cobain yazısı: Her neyse, boşver. 5 Nisan'da hayata veda eden Cobain'i anmak isteyenlere. Eskilerden bir de yazı var burada, Cobain ve günlükleri hadisesiyle ilgili.

Kerouac kapakları mevzusunu daha derinden irdelemek isterseniz buraya buyrun. Baş döndürecek sayıda kapak, hepsi bir arada.

Granta Türkiye, çok yakında... Kapak için buyrun.

Doğan'dan bir Fatih Akın kitabı: Sinema, Benim Memleketim. Bir de aforizma gelsin arka kapaktan: "Film çekmek boks yapmak gibidir, önemli olan gücü dengeli kullanmak, taktik ve zamanlamadır." Boks yapmadığımdan bilemiyorum, ama sanki film çekmek yerine ne dense oturuyor gibi; gücü dengeli kullanma, taktik ve zamanlamanın mühim olmadığı aktiviteler neler onları bir düşünelim.

Almanya'dan akıllara ziyan bir haber, paylaşmazsam olmayacak: Park halindeki bir kamyondan beş ton Nutella çalınmış sevgili okuyucu. Aman diyeyim, ne diyeyim.

Duymuşsunuzdur, Tilda Swinton -ki kendisi, benim nezdimde Woolf'un Orlando'sudur-  bir süredir, sanat için uyumak suretiyle bir performans sergiliyor. Neyse, bir yeni tuhaflık, Gary Shteyngart -ki kendisi fazlasıyla uçuk bir karakter- New York Psikanaliz Derneği'nin düzenlediği etkinlikte bir analistle konuşarak hayatından, edebiyattan ve tuhaflıklarından bahsedecek. Jonathan Franzen ile kuş gözlemciliği, Salman Rushdie ile şeytan taşlama, Umberto Eco ile tütün hasadı aktivitelerini gerçeğe taşıyan kazanacak gibi duruyor bu kültürel iklimde, benden söylemesi.

Önümüzdeki hafta, Londra Kitap Fuarı vesilesiyle masamdan uzak olacağım sevgili blog okuru, ama teknik vaziyetler el verirse olan biteni yerinden bildirmeyi umuyorum. Sağlıcakla kalın.

Tekrar kavuşana değin sizleri That's How People Grow UpRazzmatazz ve Don't Look Back Into the Sun bağlantıları ile baş başa bırakır, London Calling çalma listemize ise bilahare beklerim.

Aşağıda, The Smiths, Panic.



11 Nisan 2013 Perşembe

10 Nisan 2013 Çarşamba

Hobo


Kerouac dedik, yol dedik, Big Sur dedik... Sıra, Kerouac'a ve Beat kuşağına da ilham vermiş bir altkültürün mensuplarına, hobolara geldi.

Tureng, hobo kelimesinin karşılığında baldırı çıplak, kaldırım mühendisi, avare gibi tanımlar öneriyor, oysa bunlar, takdir edersiniz ki, on dokuzuncu yüzyılda sayıca artarak Amerika'da göçebe hayatı süren ve gittikleri yerlerde günübirlik ya da kısa süreli işlerde çalışarak hayatlarını idame ettiren bu insanların öncüsü olduğu yaşam tarzının hakkını veremiyor. Yerleşik kültüre karşı çıkan, kendi dinamizmlerini kendileri yaratarak bireysel rotalarında ilerleyen hobolar, birileri daha fazla kazanma, daha büyük bir ev alma vs. derdindeyken geniş bir kıtanın her bir köşesine ayak basarak farklı bir varoluşu seçen göçebeler aslında,  ancak bugün bu terim, evsizlerin tümü için geçerli. (Yolları yurt edinenlere, kendi kaderinin rotasını kendi belirleyenlere baldırı çıplak deyip de geçemeyeceğimizden, böyle uzun bir açıklamaya girişme gereği gördüm.)

Büyük Buhran ve sonrasındaki yıllarda sayıları oldukça artan hobolar, kendi aralarında haberleşmek için kullandıkları 'yazı' ile de ilgiye şayan.

Görselde, el emeği, göz nuruyla hazırladığım hobo işaretlerini görüyorsunuz, evlerin dışındaki sabit nesnelere -ağaçlara, çitlere, yola vs.- kazınan bu işaretler, gezginlerin birbirlerine bıraktıkları mesajları içeriyor.

Sıra 1

1. Burada hastalara yardım ediyorlar.
2. Gürültü yapma.
3. Hırsızlara dikkat.

Sıra 2

1. Her şey mübah.
2. Buradan iş çıkmaz.
3. Burası idare eder.

Sıra 3

1. Hemen uzaklaş.
2. Güvenilmez.
3. Burada her yol çalışır.

Sıra 4

1. Bu kasabada alkol serbest.
2. Gözler üstünüzde.
3. Burası güvenli değil.

İşaretler bunlardan ibaret değil elbette, daha detaylı incelemek isterseniz buraya bakabilirsiniz. Google'a girip hobo yazdığınızda karşınıza bir çanta modeli, bir de bilgisayar oyunu çıkacak, şaşırmayın... Günümüz dünyasında yerleşik hayatı yücelten tüketim mantığı, terimi bir çanta modelini, bir bilgisayar oyununu betimlemek için kullanmayı uygun görüyor.

Hayat!


9 Nisan 2013 Salı

Yük


Big Sur, Kaliforniya'da bir yer adı, enteresan aslında, edebiyata Henry Miller'ın Big Sur ve Hieronymus Bosch'un Portakalları adlı metniyle de geçmiş, okyanus kıyısında ormanlık bir mahal. Kerouac, Big Sur'de belki de en dürüst haliyle çıkıyor karşımıza ve burada yaşayan Henry Miller'dan da bahsediyor arada, pek çok yazar ve şairden bahsettiği gibi. Kavuştuğu şöhretten bunalan, ilerleyen alkolizmin de etkisiyle hayatına devam etmekte zorlanan yazar, eski yolculuklarından ilham alarak yine yollara düşüyor ve Big Sur'de, ormanın içinde bir kulübede yalnız başına kalıp biraz sakinleşme umuduyla Kaliforniya'ya gidiyor... Hayat sen farklı planlar yaparken başına gelen şeydir demiş ya bir başka güzel şair, işte o minvalde gelişen olaylar, Kerouac'ı, evinden uzakta, bir nevi yüzleşme sürecine itiyor. Beat Kuşağı'nın tüm yükü var bu romanda, nice sırt çantasına sığmayacak denli fazla - yolun romantizmi değil, zarureti söz konusu; bir zamanlar hayata şen kahkahalarla meydan okuyan yazar, şimdi yaşlı, yorgun ve yıpranmış halde, coşkusundan, sevencenliğinden ve inancından taviz vermese de... Ve rüzgarlar esiyor, ormandaki ağaçlar uğulduyor, yıldızlar insana -ister dehşet ister esrime içinde olsun- göz kırpmayı sürdürüyor.

Yaşam, tüm dehşeti ve şahaneliğiyle, sürüyor, sürüyor, sürüyor.

Jack Kerouac'ın Big Sur'ü, Nevzat Erkmen çevirisiyle, cuma gününden itibaren raflarda olacak. Beat kuşağına daha derin, daha samimi, daha pervasız bir bakış için.

Görselde, Kerouac'ın sırt çantası; beklentiler, umutlar ve tüm diğer yüklerle dolmuş, taşmış ve sahibi bu dünyadan göçtükten sonra, bir müzenin vitrininde kalakalmış halde. (Kaynak: WikiMedia Commons.)





 

5 Nisan 2013 Cuma

N-n-n

Notlar birikmiş, oyalanmadan bağlantıları verelim.

Geçen haftaya ait bir haber: Kahve basıp kitap okuttular! Kütüphaneler Haftası vesilesiyle Bingöl'ün Karlıova ilçesinde öğrenciler, kahvehanelere gidip içerdekilere yarım saat kitap 'okutturmuşlar.' Fotoğrafta aynı kitabın okunduğunu görüyoruz, ancak kitaptan bahseden olmadığından adı meçhul, haber değeri olmasa gerek.

Twitter'da rastladım: Kafka'nın elyazısı. Google'da arama yaptığınızda pek çok örnekle hatta buradan yola çıkarak geliştirilmiş bir yazı tipiyle de karşılaşıyorsunuz.

El yazısından girmişken bir de Paris Review bağlantısı paylaşalım: Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ından bir sayfa. Bu ayki OT dergisinde Pamuk'un çizimleri eşliğinde yine yazara ait pasajlar yer alıyor, onu da hatırlatalım. Derginin bu sayısında Hakan Bıçakçı'nın da bir öyküsü, Seray Şahiner'in Cem Karaca güzellemesi ve Ertuğrul Mavioğlu'nun mercimek düşkünlerinin keyfini kaçıracak eneteresan bir yazısı var, içerik epey dolu, hepsini saymaya yer yok diyeyim en iyisi, kaçırmayın.

Murakami'den yeni bir kitap haberi var, daha önce de bahsetmiştik: Renksiz Tsukuru Tsaki ve Hac Yılı. Kitabın adı muhtemelen değişir İngilizce edisyonda, bakalım. Kitap 12 Nisan'da Japonya'da raflarda olacak ve Murakami, kitabın şerefine on sekiz yıldır ilk defa bir konuşma yapmak için Tokyo'da halkın karşısına çıkacak. 1995 depreminin ardından düzenlenen öykü okuma günlerinden bu yana böyle bir organizasyonda yer almayan Murakami'nin konuşmasının 6 Mayıs günü gerçekleşeceği duyuruluyor.

Open Culture'dan yine dev bir hizmet: Frank Zappa, bisiklet çalıyor! Üstüne de Joy Division, New Order, Morrissey ve Smiths albümlerine kitap havalı posterler gelsin bakalım, ilginç bir çalışma.

Notlar bu haftalık burada son buluyor...

Yazıdaki son bağlantılar, geçen hafta hayata veda eden Yakup Arslan'a dair; tanıyanlar tanımayanlara anlatsın, tanımayanlar bu vesileyle tanısın diye... Edip Cansever'in şiiri için buraya, Arslan'ın bir semtin/toplumsal yaşamın/kültürün dönüşümüne de değinen söyleşisi için buraya ve Hürriyet arşivinden bir başka yazı için buraya buyurun.

Yaşar gibi kaldığımız bir yaşama içinden Asmalımescit'in taşına, toprağına... "Anılar mı? Kimbilir kaç cilt oluşturur."




4 Nisan 2013 Perşembe

İnsanlar



Aklıma gelmişken, bütün derin romanlara aynı ad verilebilir aslında: "İnsanlar" - çünkü hepsi insanlara dairdir. Ama yazar bir konu seçer, bir isim seçer ve her şeyi bilircesine, onu yakından takip eden okurların da bildiği üzere, seçtiği konu sanki insanlardan ayrıymış gibi havalara girer. Suç ve Ceza suç ve cezadan o kadar çok bahsetmez aslında, Raskolnikov hakkındadır, Sonya, komiser, annesi ve kızkardeşi hakkında. Kitabın konusu insanları bir araya getiren bir tatilin gördüğü işlevden fazlasını görmez. 

(Jack Kerouac, günlüklerinden alıntı, bu satırlar 1948'de yazılmış. Windblown World, The Journals of Jack Kerouac'da yer alıyor. Görselde Kerouac ve ailesi, görebileceğiniz üzere, şen bir halde içki içmekte.)

3 Nisan 2013 Çarşamba

Kim?

Kerouac, Big Sur'ün girişine bir not düşmüş ve yayıncısının her romanda aynı -gerçek- kişi adlarını kullanmasına izin vermediğini belirtmiş, hukuki meseleler de işin içinde elbette... Kitap haftaya raflarda olacak ama biz şimdiden ekibi bir tanıyalım isterseniz.



Beat kuşağı resmigeçidi, bu romanda da sürüyor anlayacağınız... Kerouac ve şürekası, yine ve yeniden, şiir ile, şarap ile beslenerek, doludizgin gidiyor.


2 Nisan 2013 Salı

Kulübe


Big Sur Kaliforniya'da bir yer adıdır.

Yolda'nın getirdiği şöhret ve ilgiden bunalan, ilerleyen alkolizminin de katkısıyla hayata tahammül etmekte zorlanan kırklı yaşlardaki Jack Kerouac'a bir mektup yazan Lawrence Ferlighetti, ona Kaliforniya'nın Big Sur mahallindeki bir korulukta yer alan kulübesine gidip bir süre yalnız kalmasını, böylelikle kafayı dinleyebileceğini söyler. Kerouac'ın şenlikli ve hüzünlü Big Sur macerası böyle başlar işte.

Kerouac Big Sur'de etrafını kuşatan tantanadan arınmayı ve doğadan alacağı güçle küllerinden doğmayı umar. Ama ok yaydan çıkmışsa bir kere, hedefi şaşmayacağı bellidir, bazen olacaklar, kimsenin dahli olmadan, öylece gelişiverir. 

Big Sur, bir yalnızlık romanı değil. Orta yaşlı bir yazarın olgunluğa ve aydınlanmaya erişmesine dair bir roman değil. Big Sur, bir roman okuyup hayatım değişti demek isteyenlere göre değil. Big Sur, Kerouac'ın en dürüst metinlerinden belki de... Burada kimsenin hayatı değişmiyor, burada şiir, hayata katık edilerek içki içiliyor. Beat kuşağının coşkusuna bu kez hayatın gerçekleri eşlik ediyor. Şairler, yazarlar ve yaşam sarhoşları, ne yazık ki ilelebet yirmili yaşlarında ve aydınlık hayaller eşliğinde yol almıyor. Dünya, durmaksızın dönmeyi sürdürüyor.

Geçen hayat.

Görselde, Kerouac'ın bir süre yaşadığı kulübe, Kaliforniya'da bir yerde.



1 Nisan 2013 Pazartesi

Bahar temizliği


Kısa bir aranın ardından tekrar buradayım, sevgili okur. Ara dediğime bakmayın, hayat ara falan tanımıyor, işler yapıldıkça çoğalıyor, şu kadarlık yaşantımızda öğrendiğimiz bir şey varsa o da budur. Bu blogun eski takipçileri bilir, bahar zamanı buralarda muhakkak es verilir; mevsimlerden baharsa mevzu bahis, özetler daha can alıcı, temizlik daha acildir. İşte, öyle bir hafta geçti, bir kış daha, öyle ya da böyle, bitiverdi.

Bu arada Etgar Keret'in öyküsü, Asaf Hanuka'nın çizimleriyle Bilek Kesenler, matbaada en uzun süre kalan kitabımız olarak bir rekora imza attıktan sonra sonunda raflarda yerini buldu. Öykü, Keret'in en çok bilinen ve sevilen öykülerinden Kneller'in Mutlu Kampı'ndan uyarlama ama çizgi roman deyip geçmeyin, rastlarsanız muhakkak inceleyin ve öykünün çizimle, baskı olanaklarıyla, onca emek ve teknikle nasıl bir dünya ortaya koyduğunu görün derim. Kitabın sayfalarında yer alan ve çizimlerin boyutlarını derinleştiren gümüş rengi katmanın ancak matbaa sürecinde uygulanması gerektiğinden, kitabın hazırlanması sırasında hayal gücümüzden başka bir dayanak olmadan çalışmamız ve sonrasında gelecek örnekleri beklememiz gerekti. Anlayacağınız, biraz sancılı, çokça da heyecanlı bir bekleyişin ardından geldi Bilek Kesenler ve yüzümüzü güldürdü.

Dünya aralıksız dönmeyi sürdürdü elbette bu esnada, bir yandan Kerouac'ın Big Sur'ünün son hazırlıkları yapıldı, bir yandan önümüzdeki aylarda yayımlanacak kitaplarımızdan kimilerine yönelik çalışmalar başladı... Geçen haftanın global anlamda en kayda değer yayıncılık olayı, önlenemeyen büyümesiyle giderek devleşen Amazon'un kitap ve sosyal paylaşım sitesi Goodreads'i satın almasıydı. Shelfari'ye sahip olan Amazon'un bir sonraki hamlesinin ne olacağı, milyonlarca kullanıcının bilgilerinin neye hizmet edeceği ve kitap satışından, dağıtıma, yayıncılığa ve sosyal medyaya sıçrayan Amazon'un hamlelerinin kitap severleri nasıl yönlendireceği, merak konusu oldu. Büyük balık küçük balığı yutar mı, yoksa küçük -kara- balıklar hain pelikanlara, kılıç balıklarına, balıkçı ağlarına rağmen kendi sularında yüzmeyi sürdürmeyi başarır mı, işte haftanın, ayın, yılın ya da tüm zamanların sorusu bu...

Yüzmeye devam o halde, kendi bildiğimizce...