25 Temmuz 2014 Cuma

N-n-n

Man Booker adayları açıklandı. Yazarımız Joshua Ferris, önümüzdeki aylarda yayımlanacak kitabı 'To Rise Again at a Decent Hour' ile adaylar arasında.

Nick Cave'den 20.000 Days on Earth... Afiş burada, tanıtım aşağıda. Bir de böyle bir şey vardı; 20.000 günden ikisine dair, dışarıdan, oldukça dışarıdan.

40.000 dolarlık Kapital - ilk baskı. Marx'ın mezarına bir ziyaret yapacak olursanız da bedeli belli: 4 pound. Üzerine bir de bu gelsin: Kitap gibi görünen, ama kitap olmayan şeyler.

Bejan Matur vakasından sonra Orhan Pamuk'un da evine hırsız girmiş. Yazar bilgisayar kullanmadığı için zayiat büyük değil... Okuru açısından.

Pulp belgeselinden yeni video. Burada. 

Tolstoy'un etkilendiği kitaplar. Kronolojik sırayla.

Notları akıllara ziyan bir Foto Galeri'yle noktalayalım; biliyorsunuz, artık gazeteler yok, web siteleri var, onlarda da pek haber yok, Foto Galeriler var, es geçecek değiliz, biz de nasipleniyoruz bu durumda: Metallica Reina'ya gitti, karizma fena çizildi. (21. no'lu fotoğrafta editör dikkatleri Kirk Hammett'in koltukaltına çekmeyi uygun bulmuş; fenalık geçirmeden sonuna değin gelirseniz şimdiden uyarayım.)

Yakın/uzak çevreye dair dört dörtlük turnusol işlevi de gören şu meşum yaz günlerinde akıl sağlığınızı yitirmeden kalmanızı, kalmamızı umut ederim.

Eğer mümkünse tabii.



24 Temmuz 2014 Perşembe

Kişi


Guardian'ın haberi: Bu yazın beklenen kitaplarından Murakami imzalı 'Renksiz Bay Tazaki'nin Hac Yılları' farklı Japon tasarımcıların hazırladığı çıkartmalarla birlikte raflara inecekmiş. Raflar derken, İngiltere kitabevlerinin rafları söz konusu, yoksa burada ne olur bilinmez. Neyse, çıkartmalar, okurun, romanı okuduğu sırada kendi zevkine göre dekore etmesi ve 'kişiselleştirmesi' içinmiş, iddia böyle, ama ilkokul çocukları hedeflenmiyorsa eğer proje biraz yaş, belirtmek gerek.

Her okur, kitabıyla kendi özgün ilişkisini kurar ve tercihine göre kitabı çizer, ezer, büker vs. Ancak kitaba çıkartma yapıştırmaya teşvik, en hafif deyişle biraz tuhaf. Belirttiğim gibi eğer okur 12 yaşın üzerinde, hele de yirmi yaşında ve ölmek isteyen bir kitap kahramanı söz konusu ise... Bas çıkartmayı Tazaki'nin ölüm arzusunun yanına; bu mudur yani? Ha isteyen alır çıkartmasını yapıştırır kafasına gözüne, o da mümkün tabii, illa kitaba yapıştırmaya lüzum yok.

Bir de tabii aman kitaba zarar gelmesin diyen, satırların altını bile çizmeye kıyamayan okur var... Onu düşünen yok tabii; korkarım, bu proje başarılı olursa, üzerinde Berke yazan Coca Cola kutuları ya da Özge etiketli Nutella kavanozları gibi, kişinin adının yapıştırıldığı kitaplar sırada olabilir. Gelecek de bir gün gelecek illa ki.

Neyse, travmatik sayıklamaları bir kenara bırakıp huzurlarınızdan çekiliyorum; eski usül kitabıma, üzerinde adım yazmayan ekrandaki işlerime dönme vaktidir.

Görselde Murakami'nin geleneksel formatta hazırlanmış Almanca edisyonu, Karamel'in ayaklarının dibinde kişiselleşmiş halde.




23 Temmuz 2014 Çarşamba

Evrim



Kağıda geçireceğiz hepsini - ölmüş ama henüz gömülmemiş olan bu dünyanın evrimini kağıda geçireceğiz. Zamanın yüzeyinde yüzüyoruz ve bizim dışımızda her şey boğulmuş, boğulmakta ya da boğulacak. 

Devasa olacak Kitap. 

(Yengeç Dönencesi, Henry Miller. Çeviren: Avi Pardo. Görselde Pera Müzesi'nin Stephen Chambers deseniyle şenlenmiş asansörü yer alıyor.)

22 Temmuz 2014 Salı

Bir

Bir yerlerde görüp işaretlemişim, yeni bir haber olduğu söylenemez, zira tarih Nisan sonuna işaret ediyor, TUİK sitesinde de doğrulatamadım, gerçi TUİK sitesinde ben diyeyim Kafkaesk, siz deyin akıllara ziyan dakikalar yaşadım... Neyse, haberin başlığı: 'TUİK'den utandıran kitap okuma raporu.' Habere göre Türkiye İstatistik Kurumu'nun verileri, ülkemiz insanının günde altı saat televizyon izleyip 3 saat Internet'e girdiğini, ancak kitap okumaya 1 dakikasını ayırdığını ortaya koyuyormuş.

İstatistik, genel anlamda tartışmaya açık bir mevzu; metodolojiyi bilmeden de verileri irdelemek doğru olmaz, ancak günde bir dakika kitap okuma fikrinde, ne bileyim çok fütüristik bir tını var. Misal geçenlerde 'hapı yutar yutmaz dil öğrenmeye ne dersiniz' gibisinden bir başlığa tıklayıp ilgili haberi okurken ne hissettiysem, bu gün de bir dakika kitap okuma meselesi karşısında aynı duygular içindeyim... Ne mutlu günde bir dakika olsun kitap okuyana deyip Polyanna'ya yatmak da var elbet, ama yok, hepsi bir yana, bu istatistiğin sonucuyla utancın alakası ne? Belki, insanların kitap okumadıkları için utanmaları gerekmeyen bir düzlemde, kitabın da tıpkı TV ya da internet gibi meşru bir 'iyi vakit geçirme' aracı olduğu hatırlanırdı, kim bilir... Öyle bir düzlemde veriler, belki daha yüksek olabilirdi ve o zaman kimsenin bunu bir gurur kaynağı yapma ihtiyacı da olmazdı. Burada ister istemez bir atasözü geliyor insanın aklına, halamın sakalları, vs.

Velhasıl, herkesin boş zaman tercihi kendine.

Bu yazıyı Penguin icadı maharetli kitap ayracı ile ilgili haberle bitireyim: Ayraç, okumaya uzun süre ara verirseniz size kitabın yazarının ağzından bir tweet atarak 'haddinizi bildiriyor.' (Haddinizi bildirmiyor esasen, orası benim yorumum, yorum yapan yapana.)

Görselde, Pera Müzesi'ndeki Stephen Chambers sergisinden bir kare, esasen iki eserin isimlerini içeren etiketler yer alıyor; madem atasözü dedik, Chambers, Flaman atasözlerinden yola çıkarak bir seri hazırlamış, o kareyi paylaşmanın vaktidir.

Üzgün üzgün bakıp düşünmenin manası ne?




21 Temmuz 2014 Pazartesi

İlham





Bir Dünya Kupası değil, ama takibi inanılmaz keyifli... Tour de France 2014, dünya işlerinden bunalanların derdine derman değilse bile bu karanlık yaz günlerinde bir nevi kaçamak olanağı sağlıyor, izlemiyorsanız şiddetle tavsiye ederim. Görsellerde sırasıyla Bronte kardeşler, David Hockney, Jarvis Cocker ve Sylvia Plath bisiklet üzerinde; Bristol'lu sanatçı Stewy, turdan ilhamla Yorkshire duvarlarına Yorkshire doğumlu sanatçıları resmetmeye girişmiş. Jarvis biraz kısa bacaklı ve koca kafalı olsa da, bu dünyanın üzerinde ilham denen şeyin var olabildiğini bilmek güzel. İlham graffiti ile sınırlı değil elbette; daha detaylı bilgi için bkz.

İlhamınız bol olsun.

17 Temmuz 2014 Perşembe

Kalanlar



Laurie Garvey, Vecd Günü’ne* inanacak şekilde yetiştirilmemişti. Aslına bakarsanız, bir şeylere inanmanın saçmalığı dışında hemen hemen hiçbir şeye inanmayacak şekilde yetiştirilmişti. Çocuklarının henüz çok küçük oldukları ve Katolik, Yahudi ya da Üniteryen arkadaşlarının yanında kendilerini bir şekilde tanımlamaları gerektiği günlerde, Biz bilinemezciyiz, derdi onlara. Tanrı var mı, yok mu, bilmiyoruz, kimse bilmiyor. Bildiklerini söylüyor olabilirler ama aslında bilmiyorlar.

Vecd Günü’nün bahsini ilk kez üniversite birinci sınıfta, Dünya Dinlerine Giriş adlı derste duymuştu. Profesörün anlattığı hadise ona şaka gibi gelmişti; kıyafetlerinden sıyrılıp evleri ve arabalarının tavanları üstünde yükselerek gökyüzünde İsa’yla buluşmaya giden Hıristiyanlar ve o esnada ağızları bir karış açık halde kalakalan ve tüm bu iyi insanların nereye kaybolduğuna şaşan diğerleri. Ders kitabında “milenyum öncesi muafiyetçilik” ile ilgili bölümü okuduktan sonra bile arkasında yatan öğretiyi bir türlü kavrayamamıştı; kıyamet, Deccal ve Mahşerin Dört Atlısı hakkındaki tüm o saçmalıklar... Onun nazarında duvar halıları kadar ucuz bir dini zırvalıktı Vecd Günü; kızartmayla beslenen, çocuklarını pataklayan ve sevgili Tanrı’larının AIDS’i eşcinselleri cezalandırmak için gönderdiği teorisine inanmakta hiç güçlük çekmeyen insanlara çekici gelecek cinsten bir fantezi. Üniversite yıllarının ardından, havaalanında ya da trende Geride Kalanlar** serisini okuyan birini gördüğünde okuyacak daha iyi bir kitabı, dünyanın sonunu hayal etmekten daha iyi bir meşgalesi olmayan
o zavallı budalaya acırdı.

Sonra olanlar oldu. İncil’in kehaneti, en azından kısmen gerçekleşti. Dünyanın dört bir yanında insanlar sırra kadem bastı, milyonlarca kişi, aynı anda. Antik çağdan kalma tevatürlerden -Roma İmparatorluğu döneminde dirilen ölü vakası gibi- değildi bu; Joseph Smith’in New York eyaletinin kuzeyinde bulduğu
altın levhalar veya bir melekle sohbeti misali, kendi ülkesinde türemiş bir terane de değildi. Gerçekti. Vecd Günü Laurie’nin yaşadığı kasabayı vurmuş ve birçokları gibi en yakın arkadaşının kızı da, Laurie bizzat onların evinde olduğu sırada ortadan kaybolmuştu. Tanrı Laurie’ye alev alev yanan bir açelyadan seslenseydi hayatına müdahalesi bu kadar bariz olmazdı doğrusu.

Gelgelelim Laurie, gün gibi ortada olan gerçeği haftalarca, aylarca inkâr etmeyi başarmış, kuşkularına bir can simidi gibi sarılmış ve “Ani Yolculuk” denen bu hadiseye yol açan şeyin bilinmediğinde ısrar ederek olayı araştıran bağımsız idare heyetinin raporu yayımlanana dek herhangi bir hükme varmamaları konusunda halkı uyaran bilim adamlarının, uzmanların ve siyasetçilerin sözlerini çaresizce yineleyip durmuştu.

“Bir trajedi yaşandı,” diye tekrarlıyordu uzmanlar. “Benzer bir hadiseydi fakat Vecd Günü değildi.”
Şaşırtıcıydı ama bu iddiayı en ateşli biçimde savunanlardan bazıları, 14 Ekim’de kaybolanlardan -Hindular, Budistler, Müslümanlar, Yahudiler, ateistler, animistler, homoseksüeller, Eskimolar,
Mormonlar, Zerdüştler ve başka her ne idilerse- birçoğunun İsa’yı kurtarıcı olarak kabul etmediğini nazara alan Hıristiyanlardı. Onlara kalırsa bu, rasgele toplanmış bir hasattı, oysa Vecd Günü asla
rastlantısal gelişemezdi. Vecd Günü’nde sapla samanın ayrılması, inananların ödüllendirilip geride kalanların uyarılması gerekirdi. Ayrım gözetmeyecek bir Vecd Günü, Vecd Günü falan olamazdı.
Kafa karışıklığına teslim olmanız, ne olup bittiğini bilmediğinizi kabullenmeniz işten bile değildi. Ama Laurie biliyordu. Yüreğinin derinliklerinde, ta en başından beri biliyordu. Geride kalmıştı. Herkes geride kalmıştı. Tanrı’nın karar sürecinde dinleri göz önünde bulundurmamış olması bir şey değiştirmiyor, hatta işleri daha da beter hale sokuyordu. Şahsen reddedilmiş oluyorlardı bu durumda. Yine de Laurie bunu görmezden gelmeyi ve zihninin kasvetli bir oyuğuna, her günün her dakikasını bunalımda geçirmemek için günün birinde öleceği malumatını gizlediği, insanın kafa yormaya dayanamadığı konulara ayırdığı bodrum katına kaldırmayı tercih etti.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
* Kıyamet kopmadan yedi yıl önce Tanrı’nın sadık kullarını cennete alacağı ve
geride kalanların Büyük Sıkıntı tabir edilen zorlu süreçte dünya üzerinde bırakılacağına
yönelik Hıristiyan inanışı.
** Left Behind: Tim LaHaye ve Jerry B. Jenkins’in, muafiyetçi bakış açısından kıyamet
gününü anlatan on altı romanlık dizisi. (ç.n.)

(Kalanlar, Tom Perrotta. Çeviren: Berrak Göçer. HBO'da yayımlanan uyarlama, ağır başladı ve üçüncü bölüm itibariyle rehavetinden kurtulacakmış sinyali verdi, ama TV bu, ne olur bilinmez. Kitabın, uyarlamayı anlamlandırmada temel olmakla beraber, olay akışı ve karakterler açısından derin farklılıkları var, onu da belirtelim.)

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Vişneli


...
Gelecekler, geliyorlar, geldiler.
                 — Erirken dondurmamız limonlu
                     Ya da vişneli bir yaşamın sonu
                     Gelip çatmadan daha...

                 — Yaşıyoruz, derdik, yaşıyoruz da...

                 — Sözsüz, zamansız bir şaka mıydı yaşam
                      Bizim yaşamımız?

                 — Ne istedik, neden istedik, gerekli miydi çok?
                  Dün akşam ne yapmıştık, bu akşam ne yapacağız?
  
                  — Günler günleri emdi, toprak toprağı, su suyu
                       Bir gülüş bir başka gülüşü, bir durum bir başka durumu
                       Kum kumu, rüzgar rüzgarı
                       Her şey birbirini ve her şey her şeyi emdi
                       Var yok'a dönüştü, yok var'a
                       Ama biz
                       Yenemedik arta kalan olmayı

      


...

(Edip Cansever, Yüzme Havuzu. Görselde, yine, Tuna Kıyısında Ayakkabılar anıtı.)

15 Temmuz 2014 Salı

Kalan





On kalır benden geriye dokuzdan önceki on 
Dokuz değil on kalır 
On çiçek, on güneş, on haziran 
On eylül, on haziran 
On adam kalır benden, onu da 
Bal gibi parlayan, kekik gibi bunalan 
On adam kalır. 

Ne kalır ne kalır 
Tuz gibi susayan, nane gibi yayılan 
Dokuzu unutulmuş on yüz mü kalır 
Onu da unutulmuş bir şiir belki kalır 
On çizik, on çentik, on dudak izi 
Bir çay bardağında on dudak izi 
Aşklardan sevgilerden 
Suya yeni indirilmiş bir kayık gibi 
Akıp geçmişsem, gidip gelmişsem 
Bir de bu kalır. 

Ne kalır benden geriye, benden sonrası kalır 
Asıl bu kalır. 

...

(Edip Cansever, Sonrası Kalır. Görsel, Budapeşte'de Tuna nehri kıyısında yer alan anıttan, Can Togay ve Gyula Pauer imzalı yerleştirme.)

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Akış



Bana göre enteresan olan, böyle bir olaya karşı verilen tepkilerin birbirinden farklı olması. Hikaye bu tepkilerin farklılığı üzerine kurulu. Esasa bakarsak kimileri bu olayı geride bırakmak, kimileri durup ne olup bittiğine kafa yormak ve böylelikle yeni bir dünyanın başladığını ve onun ne olduğunu söylemek istiyor. Kimileri de, 'Yaşamlarımız süregiden olayların akışından oluşur ve bu, olaylardan sadece biriydi, önceden içinde yaşadığım anlatı halen yaşantımı kapsıyor,' demek arzusunda. Tepkilerin çeşitliliğine dair bir hikaye bu, bireysel ve toplumsal olarak. 

(Tom Perrotta, Kalanlar hakkında fikir beyan ediyor (hitfix.com.) Kalanlar, kıyamet benzeri bir hadise sonrası dünya nüfusunun yüzde ikisinin gizemli bir biçimde sırra kadem bastığı gizemli bir vaka sonrasında olan biteni anlatıyor ve bu kıyamet-sonrası düzlemde, gidenlerin akıbeti bilinmese de, kalanlar kalıyor. Romanı bir 11 Eylül metaforu dahi olarak okumak mümkünse de, genel anlamda kayıplara ya da yaşamın açıklanamaz hükümlerine dair bir irdeleme niyetine almak olası. Kalanlar'ın atlattığı 'olay' sonrasında kaybolan ünlülerin kısa bir listesini de ekleyelim, dünyayı siz tahayyül edin: Jennifer Lopez, Papa 16. Benedikt, Vladimir Putin, Anthony Bourdain, Shaquelle O'Neil, John Mellencamp, Adam Sandler, Food Network yemek kanalındaki şeflerin ezici çoğunluğu, Salman Rushdie, vs... Ve biz, biz hâla burdayız... Görselde Henrique Oliveira'ya ait bir iş, tümör.)

11 Temmuz 2014 Cuma

N-n-n

Yazlar ölür, onlar yine düşlerler.*

Aldous Huxley'den e.e. cummings'e, edebiyatçıların resim ve çizimleri.

Bolivya'nın zamanla imtihanı: saatler artık terse dönecek. Üzerine Türkiye'nin arkeolojiyle imtihanı gelsin: Apollon tapınağını restore etmek. (Ben de bu satırları hilti sesleri eşliğinde yazıyorum ve bir matkap bulup kafama dayamama az kaldı.)

Rowling'den yeni öykü: Harry, otuzlarında; Ron'ın saçlar dökülmüş... Pottermore'a kaydolup okuyabilirsiniz.

Ranini'den bir Leftovers yazısı. Dizi demişken, atlmayalım: HBO'nun yeni dizi projesi, Neil Gaiman'ın Amerikan Tanrıları'ndan uyarlanacak. Bir başka haber: Donna Tartt'ın The Goldfinch'i, ya beyazperdeye ya da televizyona uyarlanacakmış, henüz netleşmese de teklifler açılmış. Uyarlamak ya da uyarlamamak, işte, bu çağda bütün mesele bu... Son olarak: Khaleesi ve Jon Snow kılığında evlenenler. Kılık değiştirmeleri elli saat sürmüş, düşman başına.

Bookserf'den daha evvel bahsetmiştik sanıyorum, yeni bir bağlantı verelim bugün: Kitapları kütüphanenize hapsetmeyin!

Tuhaf bir eşleşme: Marina Abramovic, Adidas'la işbirliği yaparak takım çalışmasına dair bir video hazırlamış. Dünya Kupası vesilesiyle. (Abramovic hakkında daha fazlası için bkz. Istanbul Art News, Temmuz-Ağustos, 2014.)

Fiona Tang'in duvar hayvanları.

Notları Audrey Hepburn ve karacasıyla kapatalım; iyi tatiller.

(Alıntı: Lewis Carroll, Aynanın İçinden. Çeviren: Tomris Uyar; Can Çocuk.)






10 Temmuz 2014 Perşembe

Sayfadaki



Eğer insanların bir sayfadan ötekine geçmesini sağlayacak bir şeyler yazıyorsan endişelenmene gerek yok. Kimse senden hangi okullara gittiğini, hangi başarılara imza attığını söylemeni beklemeyecek.

Aynı şekilde, hangi okullara gitmiş olursan ol ya da hangi başarılara imza atarsan at, bunlar, okurun, can sıkıcı bir metnin bir sayfasından diğerine geçmesini sağlamayacaktır.

İmza

Yalnızca yazmak istediği için asla üniversiteye gitmemiş ve şimdi gerçek bir üniversitede gerçek bir profesör olmuş biri

(Neil Gaiman; kendisine yazıp eğitimine devam edemeyeceğini, ancak bunun yazın alanında bir şeyler ortaya koymasını olumsuz etkilemesinden kaygı duyduğunu belirten okuruna bu minvalde bir yanıt vermiş. Gaiman'ın blog sayfası oldukça ilginç, takibe almanızı tavsiye ederim. Görselde Dürer'in tavşanı, Albertina merdivenleri üzerinde, Viyana.)

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Kaplumbağa



Yazma alışkanlıklarım neyin üzerinde çalıştığıma göre değişir. Roman yazıyorsam oldukça istikrarlıyımdır - bir kaplumbağa için biçilmiş kaftandır bu iş. Genelde sonuna yaklaşırken tahammül eşiğim yükselir, roman kendi temposuna kavuştuğu zaman. Başlarda, günde üç saat çalışmak bile mücadele gerektirir.

Geçtiğimiz yıl senaryolar üzerinde çalıştım, onlar daha ziyade uzun atlamaya benziyordu. Genelde finiş çizgisinin nerede olduğunu görürsün ve yetiştirmen gereken tarih bellidir. Haftalar boyunca uzun mesai yaparsın ve epey yorulursun ama sonrasında, senaryo prodüktöre ya da stüdyoya falan gönderildiğinde dinlenecek vakit bulursun yine de. Romanın günlük eziyetine kıyasla aralar çok daha fazladır.

(Tom Perrotta, yazma alışkanlıklarında bahsediyor; postroadmag.com'dan. Görselde Prag, Mala Strana civarında bir köprü ve aşıkların birbirlerine bağlılıklarını daim kılma inancıyla astığı kilitler, kilitler...)

8 Temmuz 2014 Salı

Yalnız


O gittiğinden beri her gece farklı bir yerde uyuyakalıyordu; kanepede, salondaki koltuklardan birinde, bir berduş gibi balkondaki hasırın üzerinde. Ve her sabah dışarıda kahvaltı etmeye özen gösteriyordu. Cezaevindeki mahkumlar bile her gün avluda yürüyüşe çıkmaz mı? Kafede ona her zaman iki kişilik servis açılmış bir masa verip boş iskemlenin karşısına oturturlardı. Her zaman. Garson ona yalnız olup olmadığını özellikle sormuşsa bile. Diğer masalarda gülüp şakalaşarak birbirlerinin yemeklerini tadan ya da hesabı ödemek için tartışan iki-üç kişi otururken Miron tek başına Sağlıklı Başlangıç’ını yerdi - portakal suyu, ballı müsli, az yağlı inek sütüyle kafeinsiz duble espreso. Karşısında onunla şakalaşan birinin olmasını yeğlerdi tabii ki. Hesap geldiğinde onunla tartışacak, “Ondan alma! Avri, koy o parayı cebine. Bu benden,” diyerek parayı garsona vermeye çalışacak biri. Ama onunla oturacak kimse yoktu ve yalnız kahvaltı etmek evde kalmaktan yüz kat daha iyiydi.

Miron zamanının çoğunu diğer masaları gözlemleyerek geçiriyordu. Çevresiyle ilgilenmiyormuş gibi görünerek gazetenin spor ekini okuyor ya da büyük bir ciddiyetle borsa hisselerinin iniş çıkışlarını incelerken konuşmalara kulak kabartıyordu. Bazen biri yanına gelip gazetenin okumayı bitirdiği bölümünü almak için izin istiyor, o da başını sallayıp gülümsemeye çalışıyordu. Bir keresinde seksi bir genç anne bebek arabasıyla yanına geldiğinde ona banliyödeki tecavüz vakasını manşet yapan gazetenin ana sayfasını uzatmış ve “Nasıl da çılgın bir dünyaya çocuk getiriyoruz,” bile demişti. Ortak bir kadere işaret ettiği için insanları bir şekilde birbirlerine yaklaştıracak türden bir beyan olduğunu düşünmüştü, oysa seksi anne ona öylece bakmakla yetinmiş ve izin istemeden Sağlıklı Yaşam ekini de almıştı.

Sonra, bir perşembe günü kafeye şişman, terli bir adam girdi ve ona gülümsedi. Miron hazırlıksız yakalanmıştı. Ona en son gülümseyen kişi Mayan olmuştu, onu terk etmeden hemen evvel, beş ay önce. Mayan’ın gülümsemesi tartışmaya yer bırakmayacak kadar alaycıydı, oysa bu adamın gülümsemesi yumuşak, neredeyse özür diler gibiydi. Şişman adam eliyle oturmak istediğini
ima eden bir işaret yaptı ve Miron düşünmeden başını salladı. Şişman adam oturdu.

“Reuben,” dedi, “Bak, geç kaldığım için üzgünüm. On dediğimizi biliyorum fakat ufaklıkla kâbus gibi bir sabah geçirdim.” Miron’un aklından şişman adama Reuben olmadığını söylemek
geçti, fakat kendini saatine bakıp, “On dakikanın lafı mı olur? Dert etme,” derken buldu.

(...)

(Etgar Keret, Sağlıklı Başlangıç. Kapı Birden Vuruldu'da yer alıyor. Çeviri, elbette ki Avi Pardo'ya ait. Öyküden uyarlanan kısa film, bu yıl Cannes'da umut vaat eden genç yönetmenlere verilen Cannes Lions Genç Yönetmen Ödülü'nü almış. İzlemek isterseniz bağlantı burada. Görsel, East Side Gallery, Berlin'den.)

7 Temmuz 2014 Pazartesi

İz

Hayatımızın temelinde yer alan, ama cevabını bilemeyeceklerimiz karşısında bizi bir adım ileri götürmeyen tek soru olsa gerek: 'Neden?'

Perrotta'nın Kalanlar'ı, neden sorusuna yanıt bulamayan insanların düştüğü karanlığı, gündelik hayatın sıradan ritmine takla attıran ani ve açıklanamaz bir hadisenin ardından geriye kalanları anlatıyor. Bilinmeyenin dehşetiyle dine, inanca, bilime, nesnel gerçeklere ya da işaretlere sarılsa da insanlar, bazı soruların cevabının bulunamayacağı gerçeği değişmiyor ve hayat devam ediyor... Geride kalanlar için, hayat, öyle ya da böyle, sürüyor.

Antropolog Evans-Pritchard, cadılık inanışlarıyla literatüre girmiş Azande yerlileri ile çalıştığı sırada bir vakadan bahseder notlarında, yeri gelmişken değinmeli: Azande halkı, her insanın içindeki kötücüllüğün, nazar benzeri bir mekanizmayla, bir diğerine onulmaz zararlar verebileceğine inanır ve toplumsal düzeni bu kötücül güçleri dengeleyecek şekilde kurgularmış. Günün birinde, tahta kurtlarının çoktandır kemirdiği bir kulübe yıkılmış ve o esnada kulübenin önünde oturan bir adam göçüğün altında kalarak yaşamını yitirmiş. Bunun üzerine Azande yerlileri, bir istişarenin ardından, ölen kişinin komşusunun kıskançlığının bu olaya yol açtığında karar kılıp komşuyu linç etmeye gitmişler. Sıkı bir katolik olan Evans-Pritchard, yerlilerden birini durdurup kazanın nedeninin tahta kurtları olduğunu söylemeye çalışınca yüzüne bakıp gülen Azande yerlisi, tahta kurtlarından herkesin haberdar olduğunu, kolaysa binanın 'tam da yıkıldığı sırada' o adamın orada bulunuyor olmasını tahta kurtlarıyla açıklamaya çalışmasını söylemiş... Evans-Pritchard bir aydınlanma yaşamış mı bilmiyorum, ama Azande yerlileri, ihtiyaç duydukları yanıta antropologdan daha yakın, hayatla baş etme konusunda daha yetkin görünüyor bu anektodun ışığında, orası kesin.

Hemen hemen tüm temel sorular, dikkatimizi dağıtacak ve bizi bir nebze olsun ferahlatacak onca şey icat etmiş olmamıza rağmen, yanıtsız esasında. Neden varız? Neden yok oluyoruz? Neden birileri yok olurken bizler kalıyoruz?

Kalanlar'ı televizyona uyarlayan HBO, Amsterdam havaalanı yakınlarında bir tarlaya, inişe geçen uçakların yolcularının okuyabileceği tüyler ürpertici bir mesaj kazımış: 'Pilotunuz sırra kadem basıverse ne olurdu?' Yanıt ne olursa olsun, tüyler ürperten bir soru bu.

Hayat, yanıtı olmayan soruları savuşturmakla geçip gidiyor, vesselam. Kalanlar, sürükleyici ve düşündürücü bir gerilim romanı olmasının yanı sıra, insanın dünyadaki varlığının cılız temellerini irdelemek isteyenlerin de ilgisini çekebilir. Neden sorusu, yanıt olsun olmasın, ısrarla yöneltilecek elbet - zira bu soru, varoluşun çıkmazları kadar vazgeçilmez bir unsur hayatta... Sen sağ, ben selamet.

Kalanlar, şimdi tüm kitapçılarda... Ve biz, biz hâlâ buradayız.




4 Temmuz 2014 Cuma

N-n-n

Bantmag'ın web galerisinde ROA.

Joe Sacco'nun 1. Dünya Savaşı çizimi, duvar resmi olarak Paris metrosunun Montparnasse çıkışında ziyarete açıldı. Daha fazla Joe Sacco için buraya buyrun. Sacco, metro duvarına aktarılan panoramik işinden burada daha evvel bahsetmiş.

Fransa'dan devam: Sözcükler Maratonu.

Kitap kapaklarından ve sayfalarından banklara: Londra'nın yeni marifetleri.

Zaman içinde geriye uzanalım: Bronte kardeşlerin çocukken yaptığı minyatür kitaplar. Üzerine mikroskop yardımı olmadan okunmayan kitabın bağlantısını verelim. Neden mi? İşte!

Herta Müller'in Nobel konuşması.

Tove Jonsson'un Alice Harikalar Diyarında yorumu. 

En edebi graffitiler. Bu da benden olsun.

Bugünkü Radikal Kitap'tan: Selim İleri'den Emrah Serbes'e açık mektup.

Irvine Welsh'in romanından uyarlama: Filth (Pislik.)

Christie's Tracey Emin'in 'My Bed' (yatağım) adlı işini geçen hafta sattı. Emin'in, Louise Bourgeois ile ortak çalışması 'Beni Bırakma' için buraya.

İyi tatiller!



3 Temmuz 2014 Perşembe

Yük




Umulacak hiçbir şey olmadığı gerçeğini idrak etmek çok iyi geldi bana. Haftalar, aylar, yıllar boyunca, hatta hayatım boyunca dıştan gelecek bir olayın gerçekleşmesini ummuştum ve şimdi, birden, olan bitenin kati umutsuzluğuyla esinlenince içim ferahlamış, omuzlarımdan bir yük kalkmıştı. 

(Henry Miller, Yengeç Dönencesi. Çeviren: Avi Pardo. Görselde, Berlin: Hackesche Höfe civarı.)

2 Temmuz 2014 Çarşamba

1 Temmuz 2014 Salı

Kaos


Beni çevreleyen, bana çarpan ya da beni götüren bu dünyada, bu kaostan, bu her şeyin başı rastlantıdan başka, kargaşadan doğan bu tanrısal denklikten başka her şeyi çürütebilirim.

(Albert Camus, Sisifos Söyleni. Çeviren: Tahsin Yücel; Can Yayınları. Görselde, ROA imzalı bir duvar; Kreuzberg, Berlin. Her şey çürür...)