30 Aralık 2015 Çarşamba

Özet

Bir yılın son günlerinde dönüp geriye bakmak, karmakarışık bir yumağa dönmüş bir şeyin ucundaki ipliği tutup geriye doğru yürümeye çalışmak; hayat, 2015’te, her zamanki gibi yanılsamalarla doluydu yine, öyleyse zaman labirentinin duvarlarına tutuna tutuna geriye doğru ilerlemenin bir mahzuru olmasa gerek; nasılsa feraha çıkacağımız yok, bir seneyi kısacık bir yazıya sığdıracak da değiliz. Bu özet, tüm özetler ya da tüm listeler gibi öznel bir bakış açısı sunabilir sadece, o kadar.

Öncelikle şunu söylemiş bulunalım: 2015, edebiyat açısından pek parlak bir yıl değildi. (Hangi açıdan parlak bir yıldı, o da ayrıca tartışmaya açık.) Bu değerlendirmenin kime, neye göre olduğu tartışılabilir elbette; ya da parlak bir yıl diye tanımlanacak zaman diliminin ne gibi ölçütlerce bu yaftayı kazandığı irdelenebilir – o halde bu yıl çıkış yapan yazarların (yeni edebiyatın) getirebildiği sesi ve halihazırda çağdaş kanon içinde yerleşik isimlerin yeni metinleriyle kat ettikleri mesafeyi önceki yıllarla kıyaslayarak kişisel bir değerlendirme yaptığımı belirteyim. Eh, yılın furyasına tekabül eden boyama kitaplarının sektördeki en önemli gelişme olduğu bir seneden bahsediyoruz sonuçta, fazla söze gerek yok aslında. Boyama kitapları -ki yetişkinlere yönelik olanları, altmışlı yıllardan beri üretilmekte ve satışa sunulmaktaydı- bu yıl global anlamda ağırlıklarını ortaya koydu ve milyonları aşan satışlarla dünyanın dört bir yanında yetişkinlere, ilkokul öncesi günlerine dönme ve çizgilerden taşırmadan boyama “yapma” fırsatını sundu. Bunlar, endüstrinin akıl sır ermez eğilimleri sayesinde hobi kitapları kategorisinde değil, kitap kategorisinde değerlendirilip listelerin başına da kuruluverince 2015 tarihe boyama kitaplarının yılı olarak geçti. Vampirler, melekler ve erotikadan sonra kitleler, henüz çizgi çizmekte zorlandıkları yıllarda haşır neşir oldukları bir formata geri dönüş yapmıştı ve matbu kitabın öldüğünü, onun yerini elektronik formların alacağını çoktan ilan etmiş olanların önceki yıllardaki kehanetleri adeta boşa çıkmıştı: Matbu format, dijitale boyun eğmemişti. Öte yandan okunmasalar da ciltlenmiş kağıt mamulleri olmaları dolayısıyla kitap adını taşıyan bu tüketim nesneleri, yılın temel yanılsamasına zemin hazırlamıştı: Okunmayan kitaplar ve okur değil de müşteri diye betimlenecek kitleler, “okunan” kitapların, “okuyan” kitlelerin yanına dikilmişti. Analistler, okurun artık sadece yazarın rehberliğinde çıkacağı bir yolculuk peşinde değil, interaktif olarak müdahil olabileceği bir tecrübe arayışında olduğunu iddia etmekteydi. Özetle, onların gözünde yeni “okur,” okumaktansa, “yapmak” derdindeydi.

Boyama kitapları, önümüzdeki yıl da saltanatlarını sürdürecek gibi görünüyor, ama arkalarından ne geleceği, nasıl girişimlerin önünün açılacağı henüz meçhul – Taht Oyunları’ndan Star Wars’a, Candy Crush’tan Harry Potter’a daha boyanacak pek çok satış garantili “düş,” bunların popülaritesinden yola çıkarak kitleler için hazırlanacak pek çok farklı, interaktif deneyim var. Bu noktada naçizane önerim, eğer çoktan yapılmadıysa tabii, kazı-kazan formatlı kitaplar: Ancak kazınarak okunabilecek bu kitaplar, sadece kişiye özgü eşsiz bir deneyim sunacak, metinle kavuşma olayını tırnakla kazıyarak hak etmeyi mümkün kılacak – girişimciler çoktan projelendirmiştir bile, bize düşen, dalgasını geçmek olsun. (Buraya bir emoji yerleştirecek olsam, kuşkusuz Oxford’a göre Yılın Kelimesi, -hiç sevmediğim- gülerken gözlerinden yaş gelen surat emojisi uygun olurdu.)

Boyama kitaplarıyla boy ölçüşemese de, bir başka eğilim daha göze çarpıyor bu yıla dönüp baktığımızda: Geçmişe dönüş. Dünyanın siyasi atmosferinin gergin, kültürel üretimin birtakım sektörel yönlendirmeler doğrultusunda satış “garantisi” olana yönelik ilerleyişinin de payı vardı kuşkusuz: 2015, ticaride serilerin devam kitapları, edebide ise kıyıda köşede kalmış klasiklerin gündeme oturduğu bir yıldı. Stieg Larson’un İskandinav polisiyesi furyasını başlatmış olan Milenyum Serisi bir başka yazar, David Lagercrantz tarafından devam ettirildi; Agatha Christie’nin Ve Perde İndi’de öldürdüğü Hercule Poirot, zaten 2014'ün son günlerinde Sophie Hannah’nın kaleminde yeniden hafiyeliğe dönmüştü; Gri’nin Elli Tonu’nun sadomazoşist kahramanı Christian Grey, bu yıl olan biteni kendi ağzından anlattı; Alacakaranlık’ın Edward Cullen’ı, kendi hikayesini yazdı – eh, patinaj, esas olandı. Jane Bowles, Sylvia Plath, Lucia Berlin, Clarice Lispector gibi dehası tartışılmaz yazarlar yeniden gündeme geldi, geçmiş rüzgarlar yeni bir ivme kazandı. Bu esnada, Cervantes’in kemiklerinin bulunması tesadüftü elbette ama edebiyatta geçmişe dönüşün yaşandığı bir yıla da ancak böylesi bir olay yakışırdı. Öte yandan normalde yeri göğü inletecek dev yazarların (FranzenRushdieEco) kitapları, genel anlamda o kadar büyük ses getirmedi (Eco ve Franzen'ı ben severek okudum gerçi, ama mevzu benim sevdiğim şeyler değil) janr değiştirip fantastiğe kayan Ishiguro ise, tartışmaların odak noktasına oturdu. Knausgaard ve Ferrante’nin seri kitapları, yazıldıkları dillerin sınırlarını aşarak uluslararası ilgiye mazhar olmayı sürdürdü; enteresandı, zira Knausgaard, kendi yaşamını yazınına malzeme edip basında sıkça yer alırken Ferrante, tam tersini, kimliğini gizlemeyi seçmişti. (Yine de kimliğini açık etmeden birkaç söyleşi verdi ve kitaplarının yeterli olduğunu, kimliğinin önem taşımadığını belirtti.)

Telifsiz eser kapsamına girerek geçmişten bugüne adeta yeniden ışınlanan Küçük Prens ise, dört bir yanı kasıp kavurdu - çağ, kısa mesajla iletişim çağıydı ama iddia, ticari kitapların (kaynaklar: NY Times çoksatar listeleri ve Google Books) son on yılda yüzde yirmi beş oranında uzamış olduğu yönündeydi. (320 sayfadan 400’e.) Küçük Prens, her şeyi sayan adamdan bahsederken kuşkusuz birilerinin oturup sayfa sayısı istatistiği çıkaracağı bir dünya tahayyül etmemişti.

Kitaplardan ziyade yazarların neler yaptığının konuşulduğu bir yıldı: Franzen, Iraklı birçocuğu evlat edinmek istediğini belirten açıklaması ve Audubon derneği ile sürtüşmesiyle, Foer eşinden boşanmasıyla, Joan Didion yer aldığı Celiné reklam kampanyasıyla, Harper Lee uzun yıllardır süren sessizliğini kendi rızasıyla bozup bozmadığına yönelik tartışmayla gündeme geldi. Murakami’nin henüz gençken kütüphaneden aldığı kitaplar, son derece abes bir biçimde “sızdırıldı” ve yazarın Joseph Kessel’ın Gündüz Güzeli’ni okumuş olması, dolaylı imalarıyla, yazıp çizecek bir şeyler bulamayanları epey oyaladı. Fast food zinciri Chipotle’ın ambalajlara bastığı edebi metinler ise, yılın en akıl almaz yayıncılık girişimleri arasına girdi.

Bu bağlamda yılın en dehşetli olayı, Charlie Hebdo’ya yapılan saldırıydı kuşkusuz. Saldırının hemen akabinde PEN’in Düşünce Özgürlüğü Ödülü’nün dergiye verileceğinin açıklanmasıyla uluslararası kamuoyu ikiye bölündü: Yapılan saldırıyı “amasız” kınayanlar, saldırıyı doğru bulmasalar da Charlie Hebdo’nun “rencide edici” mizahı nedeniyle böyle bir ödül almaması gerektiğini düşünenlerle karşı karşıya geldi. Teju Cole, Joyce Carol Oates, Peter Carey, Lorrie Moore, Alison Bechdel ile başlayıp sayıları birkaç yüze ulaşan PEN üyeleri ödülü protesto ederken Salman Rushdie’nin başını çektiği diğer bir grup, kalemi tutan ele yönelik saldırının lanetlenmesi ve kurbanların onurlandırılmasının elzem olduğu görüşündeydi. Salman Rushdie -ki zamanında benzer eleştirilerle karşılaşmış ve yaşamının büyük bölümünü bir ölüm fetvasının gölgesinde geçirmişti- Frankfurt Kitap Fuarı’nın açılış konuşmasını yapmak üzere davet edilince İran, fuardan çekileceğini duyurdu; tartışmalar, bir yere varamadı. Paris’te Kasım ayında gerçekleşen bir dizi terör saldırısı, bu defa yazarları yahut çizerleri değil de topyekun sivilleri hedefleyince “rencide olmak/ifade özgürlüğü” odaklı atışmalar, yerlerini maalesef ki yeniden ısıtılıp önümüze konan tatsız bir meseleye, son derece genelleyici olan medeniyetler çatışması bahsine bıraktı. Bu toksik atmosferden geriye ise Parislilerin kurbanlarını anarken sokak köşelerine çiçekler ve mumlar eşliğinde bıraktığı bir kitap, Hemingway’in Paris Bir Şenliktir’i kaldı.

Pek çok kayıp verildi bu sene, adlarını listelercesine yazmak anlamsız elbette; Yaşar Kemal’siz geçen ilk yılımız dolmadı daha, Gülten Akın hatırımızda, Eduardo Galeano, Günter Grass ve niceleri göçüp gitti. Edebiyat dünyasının dışında kalan başka kayıplar da var unutmamakla yükümlü olduğumuz ve çağın manzarası, hafıza ve vicdanımıza daha çok yük bineceğine işaret eder nitelikte.

Yazıyı, bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Svetlana Aleksiyevic’le bağlamak doğru olacak belki de: Aleksiyevic’in kurmaca yazarı değil de sözlü tarihle uğraşan bir araştırmacı olduğunu vurgulayarak... Tanıklık anlatıları derleyen Aleksiyevic, son derece çarpıcı olan Nobel konuşmasında herkesin kendi tarihini anlattığını ama çağımızın hurafeleriyle, ihtirasları ve aldanışlarıyla, gazeteler ve televizyonlarla kirlenmiş olan insan ruhuna” ulaşmanın zor olduğunu söylüyor, "anlatan insan yaratmış oluyor, heykeltraşın mermerle mücadele ettiği gibi zamanla mücadele ediyor," diyordu.

Zamanla mücadele işte... Ve adettendir diye: İyi seneler.

(Aleksiyevic'in konuşmasının tam metni, Nigar Hacızade'nin çevirisiyle, 5Harfliler'de yer alıyor.)

25 Aralık 2015 Cuma

N-n-n

Yılın son cuması. Bu da burada dursun.

Hayatımız iş yetiştirme tarihleriyle, ajandalarla geçiyor ve yılın dökümünü ancak senenin son günlerinde çıkarıyoruz. Yıl sonu listelerinin cazibesi de bundan herhalde, bir bütün yıl içinde yüzdüğümüz sularda ne olup bittiğini ancak bu son günlerde düşünmekten... Gerçi, daha önce de dediğim gibi, yüzlerce liste gördükten sonra listelerin pek ağırlığı kalmıyor, onun yerine içerikleri ve kimlerce hazırlandıkları daha anlamlı geliyor insana - yine de liste yapmadan, Yılın Kelimesi şuydu, Yılın Rengi buydu, Yılın Olayı bilmemneydi diye ahkam kesmeden yaşanmıyor. Analitik düşüncenin, sol beynin zaferi, kaosla baş etmek için iyi niyetli çabalar bütünü - lakin kaos, her zaman kazanır. Her neyse, geçen haftalarda bahsetmiş, hatta bu ayki IAN Edebiyat yazımda da ele almıştım, Oxford Sözlüğü Komitesi'ne göre Yılın Kelimesi, "gülerken gözlerinden yaşlar gelen surat" emojisi seçilmişti. Merriam-Webster durur mu, onlara göre de Yılın Kelimesi "-ism" imiş, yani bizim -izm" diyebileceğimiz bir son ek. Sözlükler ses getirme derdinde mi, kelimelerden bıktılar mı bilinmez, ama manidar girişimler bunlar, listeler bir yana, en güvenli limanlar olan sözlükler bile kelimelerden ümidini kesmiş halde. MW ekibi, bu yıl en çok aranan sözcüklerin faşizm (fascism) ırkçılık (racism) ve sosyalizm (socialism) olduklarını belirtmiş - bu iki önemli mecranın Yılın Kelimesi seçimlerinde popülerlik unsurunu gütmüş olmalarından yola çıkarak Türkiye'de, yılın kelimesinin değil de, Yılın En Çok Tartışılan Kelimesi'nin "müsait" olduğunu söyleyebilir miyiz mesela? Söylemiş bulundum bile; gerçi siyasi gündeme bakılırsa seçim, hendek, barış, süreç, saldırı, yasak vs. - bunların hepsi aday olabilir. Belki de "-izm" yanlış bir tercih değildir; belki de herkesin kendi "-izm"ini, kendi ideolojisini, kendi dünya görüşünü sorgulaması gerekmektedir.

Tesadüfen rastladım: Çorap satın alan adam, çorabının içinde yardım çağrısı ile karşılaştı: "İşkence görüyorum." Dünya saçma sapanlaştıkça notlar da giderek dehşetengiz bir hal alıyor, benim suçum yok - kurmaca mı hayatı yoksa hayat mı kurmacayı taklitte bilinmez ama Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım'ı okuduysanız, bu dehşetli haber tanıdık gelecektir maalesef... Hayat!

Bu arada Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım, Radikal Kitap'ın seçtiği Yılın 52 Kitabı arasında; Artful Living'in 77'lik listesinde de arz-ı endam etmekte, belirtelim.

Savaşla, şiddetle, göz yaşıyla geçen bu yılın haberi, benim için bu mesela: "Gökten geldiği için kutsal ve güzel bir taştır."

Notlarım çok, ama haftaya daha derli toplu bir özet yazısı kaleme alma dileğindeyim, o yüzden bugünlük burada durmam gerek.

Yıl sonu özetlerinizin anlamlı olması dileklerimle.


24 Aralık 2015 Perşembe

Katman



Her şey başka bir şehirde, şimdikinden önceki ama diğerinden sonraki başka bir hayatta başladı. Bu yüzden bu hikâyeyi dilediğimce, hâlâ oradaymışım, o diğer kişiymişim gibi yazamam. Hâlâ her gün o sokaklarda geziniyormuşum, her gün o yüzleri görüyormuşum gibi anlatamam. Tam olarak hangi zaman kipini kullanacağımı bile bilmiyorum. 

Gençtim, bacaklarım o zamanlar güçlü ve inceydi.


(Hemingway’in Paris Bir Şenliktir’inin sonu gibi bir başlangıç yapmak isterdim.)

(Bir yılı devirirken sürprizlerle dolu müthiş bir kitap hazırlıyoruz: Kalabalıkta Yüzler. Yazar Valeria Luiselli, çağdaş edebiyatın en parlak güncel isimleri arasında yer almakta ve bu roman, zamanı eğip bükmekle kalmayıp kendi katmanlarını açmakta... neden bahsettiğimi okuduğunuzda göreceksiniz. Görselde bir metro vagonu, onun da mevzuyla alakasını okuduğunuzda anlayacaksınız. Seda Ersavcı'nın güzel Türkçesiyle Kalabalıkta Yüzler, yeni senenin ilk günlerinde raflarda olacak, yeni yılın ilk güzel haberi (hiç değilse bizim vereceğimiz) bu olsun.)

23 Aralık 2015 Çarşamba

Sonra


İşte size çarpık karakterime dair yıllar sonra keşfettiğim bir gerçek: İş bir sorumluluğu yüklenmeye geldiğinde, talebin zaman olarak yakınlığı ile benim o sorumluluğu yüklenme konusunda gönüllülüğüm arasında ters bir ilişki var. Örneğin, karım bugün benden bir bardak çay istese onu kibarca reddedebilir, ama yarın markete gitmeyi kabul edebilirim. Bir ay sonrası için uzak bir akrabanın yeni dairesine taşınmasına yardım etme sözü vermek benim için sorun değil ve altı ay sonrasını konuşuyorsak bir kutup ayısıyla çıplak olarak güreşmeye bile razı olurum. Bu kişilik özelliğinin tek sorunu, zamanın ileriye doğru akması sonucunda, soğuktan titrediğin donmuş bir Arktik tundrada beyaz bir ayıyla karşı karşıya kaldığında altı ay önce hayır deseydim daha iyi olmaz mıydı diye sorarken bulabilmen kendini.

...

(Etgar Keret, Yedi Güzel Yıl. Çeviren: Avi Pardo. Yedi Güzel Yıl, ABD'de henüz bu sene yayımlandı ve yıl sonu listelerinin gözde kitapları arasında: World Literature Today'in Yılın İlgiye Şayan Çevirileri, Goodreads'de Yılın En İyi Mizah Kitapları, Amazon'un Yılın En İyileri (Haziran), NPR Yılın Kitapları, vs. vs. Kitap, 2013 yılında, ilk kez Türkçe olarak okuruyla buluşmuştu, hatırlatmış olalım. Görselde, Etgar Keret, 2014'te Elif Bereketli ile gerçekleştirdiği söyleşi sırasında, Tünel'de, bir bardak çay içerken. Fotoğraf, Dilara Sezgin'in objektifinden, zamanında paylaşmışız, tekrar anımsatalım.)

22 Aralık 2015 Salı

Gri



Çağrılı olmadığım zamanlarda, ara sokaklardan bulvara çıkana kadar yürüye yürüye şehre giderim. Akasyaların altına beyaz çiçekler ya da sarı yapraklar yağar ve onlar düşmediğinde yalnızca rüzgâr düşer. Fabrikada çalıştığım dönemde taş çatlasa yılda iki defa inerdim öğleyin şehre. Bu saatte çalışmayan bunca insan olduğunu hiç bilmezdim. Benden farkları, gezerken de ücret almaları; iş başındayken patlak borular, hastalıklar, cenazelerle ilgili bir şeyler uydurur, gezmeye çıkmadan önce amirlerine ve iş arkadaşlarına kendilerini acındırırlar. Yalnızca bir keresinde dedemin öldüğü yalanını uydurdum ben, çünkü saat tam dokuzda, mağazalar açıldığında bir çift gri, ince topuklu ayakkabı satın almayı kafaya koymuştum. Bir önceki akşam vitrinde görmüştüm ayakkabıları. Yalanı söyledim, şehre indim, onları satın aldım ve yalan gerçeğe dönüştü. Dedem, dört gün sonra, yemek yediği sırada sandalyeden düştü, ölmüştü. Sabah erkenden telgraf gelince üç günlük gri ayakkabılarımı kabarıncaya değin musluğun altına tuttum. Sonra onları giyip büroya gittim ve iki gün işe gelemeyeceğimi, mutfağıma su bastığını söyledim. Ne zaman kötü bir yalan uydursam gerçek olur. Cenazeye gittim. Küçük istasyonları geçtikçe ayakkabılar ayağımda kurudu, ancak on birincisinde trenden indim. Dünya tersine dönmüştü, yalanımdaki cenazeyi bu kasabaya taşımış ve mutfaktaki su baskınından önce mezarlığa gelmiştim. 

Tabutun üzerine düşen toprak parçalarının sesi, gri ayakkabıların kaldırımda çıkardığı sesin aynısıydı.

(Herta Müller, Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım. Çeviren: Mustafa Tüzel. Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım, Radikal'in seçtiği Yılın Kitapları arasında ve oylama halen devam ediyor. Görsel, blog yazarınızın arşivinden, grinin şehri Milano'nun gri sokakları, Brera civarı.)

21 Aralık 2015 Pazartesi

N-n-n

Notlarımı yazmadığım sırada not almayı sürdürdüğümden notlar dağ olmuş, dağ olmakla kalmayıp neredeyse metropol çöplüğüne dönmüş. Bir ucundan tutmak gerek diyerek lafa başlıyorum:

Yıl sonu demek liste demek sevgili blog okuru... İnsan üç-beş değil de yüzlerce liste okuduktan sonra varoluşun anlamsızlığıyla yüz yüze gelmiyor değil -ki şahsen en mutlu olduğum an, varoluşun anlamsızlığıyla yüzleşip rahatladığım an, anlam da neymiş- neyse, o liste, bu liste derken beklediğim an geldi ve Pantone -ki kataloğu, nice varoluş krizini atlatmak için birebirdir, kaosu dindirir- 2016'nın rengini açıkladı. (Evet, ne varsa yeni olanda var, geleceğe bakalım!) Gelgelelim yılın rengi iki ayrı renk olduğundan yılın rengi değil, yılın renkleriydi ve sanıyorum ki kız bebek-erkek bebek temalı dekorasyon düşkünlerine hitap etmeleri kaygısıyla seçilmişti. Her neyse, 2016'nın renkleri pek sası; kendisi daha heyecanlı olur umarım, karşınızda: Pembe Kuvars ve Huzur.

Bu maddede lafı dolandırmaya gerek yok: Okuduğum en iyi Nobel konuşması - Svetlana Aleksiyeviç. Sözlü tarihle haşır neşir olan bir yazarın Nobel Edebiyat Ödülü'nü alması ilgimi çekti ve ödülün ardından Çernobil'den Sesler'i okumaya başladım - çok, ama çok uzun zamandır bu denli sarsıcı bir metin okumadığımı belirtmek zorundayım. (Zamanında yayımlanmış ancak tükenmiş, İngilizce edisyonu okudum, rastlayacak olursanız bir göz atmanızı öneririm.)

Toplu taşımada başkalarının ne okuduğunu merak edenlere, kitap adını görmek için boyun fıtığına meydan okuyanlara gelsin: İstanbul Okurken. Üzerine, Fransa'da hayat geçirilen bir proje: hikaye otomatları ve otobüs beklerken sıkılmaya son. Fransa demişken: sokaklarda yaşayan Jean-Marie Roughol, yaşamını anlatan bir kitap yazıp bestseller listesine girmiş ancak yayınevinden aldığı ücreti akıllı telefona yatırmış olduğundan halen türlü sıkıntı içindeymiş. Roughol'un omzunda bir sıçanla poz verdiği ve London Grammar'dan Fazıl Say'a, Peter Gabriel'e paylaşımlarda bulunduğu facebook sayfası burada. (Akıllı telefon bunun için.) Serbest çağrışımla bir başka kitap önerisi gelsin şimdi: Paris ve Londra'da Beş Parasız. 

"Kitap nesnesi gerçekler ve hikayelerle doludur. Duyularıma dayalı kitap sevgimi malzeme olarak alıyor ve yeni bir biçem, umuyorum ki yeni bir hikaye yaratmak üzere metal kullanıyorum." Andrew Hayes'in kitap heykelleri, kitap nesnesi ifadesini duyar duymaz tüyleri ürperenleri darlayacak cinsten... Darlananlara bir başka öneri öyleyse: kitap aşkınızı eski kitap kokulu mumlarla doyurun. İkisi de asabınızı mı bozdu? Öyleyse sizi eski usul kitap okumaya davet ediyorum. (Kokladığınız kimyasallara anlam yüklemeden, kitabı kretuarla parçalayıp yeni biçemler peşinde koşmadan...) Brezilya'da kitaplar metro bileti olmuş mesela, yeter ki insanlar okusun. (Bana sorarsanız istemeyen okumasın, kitap okunsun diye rüşvete, bonusa, ihaleye gerek yok, kaldı ki toplu taşıma zaten bedava olmalı, vs. Ama bana soran yok tabii, iyi ki de yok, sorulara tahammülüm yok.) Kendime engel olamıyor ve şu eski kamu spotunu da paylaşarak bu bahsi kapıyorum. (O kadar teşvik edici bir çalışma ki, kitapların kapakları buzlanmış, aman reklam olmasın.)

Haftaya başlayıp notları kapatırken: Radikal'den Yılın Kitapları listesinde Herta Müller ve Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım. Oylama devam ediyor.

Bu gece, yılın en uzun gecesi - şeb-i yelda. Her gecenin bir sabahı illa ki var.

İyi haftalar dilerim, eğer mümkün ise.



17 Aralık 2015 Perşembe

16 Aralık 2015 Çarşamba

Tükendi!

...

Yıllar önce, bir şeyler satın almaktan vazgeçtiğimde dünya için iyi bir şeyler yapmak adına par biriktirmeye başlamıştım. Gözüme kestirdiğim her şeyi almak yerine perakende fiyatını listeme ekleyip yıl sonunda toplam meblağı inandığım bir davaya bağışlıyordum. Haiti. Açlık. Çiftlik hayvanı almak isteyen aileler. Ama görebildiğim kadarıyla hiçbir işe yaramamıştı. Haiti hâlâ karmaşık bir kabustu, açlık giderek artıyordu. Her kötülüğü iyileştirmeyi beklemiyordum ama aldığım tek gerçek sonuç, spam postalarında belirgin bir artış oldu. Ekonomi aracılığıyla daha iyi yaşamak mümkündü ancak birkaç bağışla dünyayı daha iyi bir yer haline getirme çabası bunun beyhudeliğini daha iyi anlamamı sağlamak haricinde işe yaramadı ve beni korkuttu.

Alışverişe geri döndüm. Bir şeyler satın almak kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyor, beni teskin ediyor, güven veriyordu. Yakın zamanda yeterince avanaklık ettiğimden teskin edilmeye ihtiyacım vardı. Ama alışveriş merkezi koridorlarında dolaşırken ihtiyacım olan, istediğim ve/veya zaten sahip olmadığım bir şeyler bulmakta zorlandım. Çıtayı biraz düşürmek için Hallmark mağazasına girdim ve kendimi duygusal kartpostallara, kalp şeklinde vazolara, ilham veren posterlere teslim ettim (“İşte aradığınız işaret: Sevgi, Tanrı”). Sonra şu lüks yenilikler mağazası Brookstone’a girdim ve masaj koltuğuna oturdum. Yastık teknolojisinin son örneklerini test ettim. Gerçi masaj koltuğum zaten vardı, daha doğrusu eskiden vardı ama ondan kurtulmuştum. Yastığa gelince, eski teknolojiyi yenisine tercih ediyordum. 

Brookstone’dan çıkıp Pottery Barn’a daldım. Çocukken evimizin içindeki her şey tanıdık, ucuz ve eskiydi; o zamanlar Pottery Barn’a girmek cennete girmek gibiydi. İnsanların kiliseden keyif almasını gerçekten istiyorlarsa, diye düşündüğümü hatırlıyorum o dönemde, kiliselerin Pottery Barn gibi görünüp kokmasını sağlamaları lazım. Hayalim, bir gün kendimi bu mağazada satılan şeylerle çevrelemekti – hasır sepetler ve kokulu mumlar, gümüş varaklı resim çerçeveleri. Ama bu uzun zaman önceydi. Pottery Barn’da satılan her şeyi satın alma ve dairemi Pottery Barn outlet’i gibi döşeme dönemini atlatmış, aldığım her şeyi büyük bir üst modele geçiş döneminde atmıştım. Artık Pottery Barn’daki her şey sahte, seri üretim bandından çıkmaymış gibi görünüyordu. Artık buradan alışveriş etmek amaçlarımı ve benliğimi geriletmek anlamına geliyordu. Pottery Barn’dan bir şey
satın almak istemiyordum ama Pottery Barn’daki her şeyi almak isteme duygusunun geri gelmesini çok isterdim.

...

(Joshua Ferris, Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam. Çeviren: Begüm Kovulmaz. Alışveriş yapmak ya da yapmamak ayrı mesele de, tüketim uygarlığında ömür tüketirken yaptığımız seçimler irdelenmeye değer gerçekten... Geçen hafta, bir yıl boyunca gıda ve ilaç dışında hiçbir şey almayan Selma Hekim hakkındaki haberler paylaşımdaydı, rastladınız mı bilmiyorum ama benim takip ettiğim medyada bu hususta epey tartışma döndü. Konuyla ilgilenenler için meseleyi kişisel tercihlerden çevreci bir perspektife taşıyan blogdan uyarlanmış bir kitap önerisi de blog yazarınızdan gelsin: No Impact Man - tartışmaya elbette ki açık ama düşünmeye değer.)

15 Aralık 2015 Salı

Yeni!









Henüz basılmış bir kitabın verdiği haz gerçekten çok özeldir; bu sadece satın alınmış bir kitap değil, bir yeniliktir; henüz üretimden çıkmış olması ve kitapların da büründüğü o süslü eşek havasını henüz koruduğu için böyledir; nitekim kitaplıkların hızlı hazanında, onun da kapağı sararmaya başlayacak, kenarı puslu bir tülle örtülecek, sırtı köşelerinden yıpranacaktır.

(Calvino, Italo. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu. Çeviren:Eren Yücesan Cendey. Hazanlar olmasın... Görsel, Milano kitapçılarından.)

14 Aralık 2015 Pazartesi

Zor


S: Yengeç Dönencesi'ni tamamlamadan önce üzerinden birkaç defa geçtiğinizi biliyorum; nihayetinde yazın hayatınızın başındaydınız o zaman, muhtemelen diğer eserlerinize kıyasla yazımı daha zorlu olmuştur. Artık daha rahat yazabiliyor musunuz?

C: Bu gibi sorular anlamsız bana kalırsa. Bir kitabı yazmanın ne kadar vakit aldığının ne önemi var? Simenon'a soracak olursanız size gayet net bir yanıt verecektir. Sanırım dört ila yedi hafta alıyor onun bir kitap yazması; bunu kendinden emin bir biçimde söyleyebilir. Onun kitapları çoğu zaman belli bir uzunluktadır. "Şimdi oturup bir kitap yazacağım," deyip de kendini tamamen buna adayabilen istisnalardan biridir gerçi. Bir set çeker kendine, düşünecek ya da yapacak başka hiçbir şeyi yoktur. Gelgelelim benim yaşantım asla öyle olmadı. Yazdığım sırada ayrıca yapmam gereken envai çeşit şey vardır benim.

(Yazmaya bir süre ara verdikten sonra, nasıl yazdığı hakkında asap bozucu bir soruya yanıt vermek zorunda kalan Henry Miller ile açılış yapmak istedim. Söyleşi, Paris Review'da yayımlanmış. Bir yılı daha sindirmek üzereyiz - dünya işlerinden, yıl sonu koşuşturmasından bunalıp da raflara sığınanlara selam olsun. Görsel, Pavia'da bir sahaf tezgahından.)

19 Kasım 2015 Perşembe

Kayıp

"İnternetle ilişkim, :) ile olan ilişkim gibiydi. :)’den ve başka insanların :) işaretlerine, :-) ve :> işaretlerine maruz kalmaktan nefret ediyordum. En çok da :))’den nefret ediyordum çünkü bana gıdımı anımsatıyordu. Sonra :( ve :-( ve ;-) ve ayrıca ;) ve ne anlama geldiğini bile bilmediğim *-) vardı, gerçi D:< ya da >:O veya :-& kadar anlaşılmaz değildi. Gerizekâlılar tarafından tasarlanan bu basitleştirilmiş ifade biçimleri öyle karmaşık hiyerogliflere dönüşüyordu ki zekâmı kat kat aşıyordu. Bir de animasyonlu olanlar vardı, kirpikleri ve kırmızı dilleriyle ekrandan bana imalı imalı göz kırpan tombul sarı emotikonlar seksi çağrıştırıyor, onlarla sevişmemi istiyorlardı. Ne zaman animasyonlu bir emotikon eklenmiş bir e-posta okusam mesaimin dengesini sarsan şiddetli bir cinsel gerilim hissediyordum ve yalnızca bir diş hekiminin hijyen gerektiren alışkanlıkları sayesinde iPad’e bakarak Gümbürtü Kutusu’nda otuzbir çekmenin cazibesine karşı koyuyordum. Asla emotikon kullanmayacağıma yemin etmiştim... ta ki bir gün, aniden ve fazla düşünmeden ilk :)’imi kullanana dek. Sonrasında, baştaki direncime rağmen :) meslektaşlarımla, hastalarımla ve yabancılarla yaptığım gündelik yazışmaların parçası haline geldi, Red Sox sohbet odalarında ve mesaj panolarında sık sık kullandığım bir işarete dönüştü. Dünyanın en tembel ve iğrenç güdülerine karşı savunmasız kalmış, teknoloji karşısında ilkelerimin aşınmasına karşı koyamamıştım. Çok geçmeden :( ve ;) ve ;( işaretlerini de kullanmaya başlamıştım ve bundan sonra sıra animasyonlu emotikonlara gelmişti; şimdi, insani duygularımın engin derinliğini bu sığ kısa yollara, bu dizgisel ergenliklere indirgeme niyetim olmamasına rağmen, bütün gün indirgiyor, indirgiyor, bu emotikonlara iç dünyamın sarsak ağırlığını yüklüyor, taşıtıyordum... bunun ne zaman ve nasıl olduğunu bilmiyordum. Gerçek duyguları ifade etmenin yüzeysel bir yöntemi olduğunu bile bile, emotikonlara haklı bir öfkeyle nefret beslememe rağmen sürekli kullanıyordum onları. Emotikonlardan tiksinmem ve nihayetinde onlara teslim olmam internetle aramdaki daha büyük mücadelenin yansıması olmasa bu kadar canım sıkılmazdı. İnternetin sinsi ayartmalarına karşı koymak için elimden geleni yapmıştım ama en sonunda dişçi koltuğunun başında, metroda F hattında, Central Park’ın çimenlerinde sırt üstü yatarken bile ego-cihazıma bakarak internette kendimi kaybeder hale gelmiştim."

(Alıntı: Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam, Joshua Ferris. Çeviren: Begüm Kovulmaz. Sene sonuna geldik; listelerin sıralandığı, özetlerin geçildiği, bir yılın dökümünün çıkarıldığı günlerdeyiz ve Oxford Sözlüğü, her yıl olduğu gibi bu yılın da kelimesini seçti, fakat bu kelime, geleneksel sözlüklerde yer almıyor, zira harflerle yazılmıyor... Yılın kelimesi bir emoji ve gülerken gözünden yaş gelen görsel seçilmiş. (Şahsen ben, bunu hiç, bir kere olsun kullanmamış, global eğilime kapılmamışım; gülmekten gözümden yaş gelmemiş anlaşılan, hep ciddi, hep ciddi...) Bu piktografın global kullanımındaki artışa dikkat çeken Oxford komitesi, Yılın Kelimesi için kısa listeye giren ama gülerken gözünden yaş gelen emojiyle boy ölçüşemeyen kelimeleri de açıklamış, kelimelerin arasında popüler kültürde sık sık kullanılan İngilizce kelimelerin yanı sıra mülteci anlamına gelen refugee de yer almakta, ama bu ifadeyle boy ölçüşememiş. Kelimeler ya yetmiyor bize ya da biz onları tüketmişiz, orasına siz karar verin. Emoji demişken, bkz. Emoji-dick.)

18 Kasım 2015 Çarşamba

Sakin!


Bir kitap fuarını daha bitirdik ve sağ salim masalarımızın başına döndük; bizi yalnız bırakmayan tüm okurlara teşekkür etmekle birlikte, gelmeyenlere gönül koyacak değiliz, nasılsa yerimiz yurdumuz belli, başka zaman görüşürüz. Tüyap, bu yıl ziyaretçi sayısının yüzde on bir arttığını duyurdu; gerçekten de özellikle hafta sonlarında büyük izdihamlar söz konusuydu. Fuar boyunca daracık bir alanda, çoğunlukla ayakta durduğumdan olsa gerek, halen türlü ağrılar içindeyim, salondaki uğultunun yol açtığı kronik kulak çınlamasından da nihayet bugün kurtulabildim - kişisel fikrim, fuarın yavaş yavaş maksadından şaşarak bir hipermarketi andırdığı yönünde, yine de bu alanda, doğru zamanda gezecek olursanız, pek çok sürprizle karşılaşmanız ve tümünde olmasa da çoğu standda yayınevi çalışanları ile tanışıp onlara kitap danışma fırsatı bulmanız mümkün. Her yıl olduğu gibi okurlarla sohbet etmek, ziyaretçileri gözlemlemek, ellerinde kitap listeleriyle koşturanlarla karşılaşmak ve meslektaşlarla biraraya gelme fırsatı bulmak hoştu. Beynim bu on günlük zorlu mesaiden ve aşırı gürültüden sonra halen yanık vaziyette olduğu için fuar özetini kısa kısa geçeceğim, mazur göreceğinizi umuyorum:

Hangi fuardan bahsediyoruz? 34. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı.

Ziyaretçi sayısı: Tüyap'ın duyurduğu üzere 558 bin.

Fuara gidip gelmek için harcadığım süre: Günde ortalama üç saatten on günde otuz saat.

Fuar boyunca (bana) en çok sorulan soru: Ötüken nerede?

Fuar boyunca (bana) en çok sorulan diğer soru: Test kitapları hangi salonda?

Fuar boyunca (bana) en çok sorulan kitap: 4N1K ve Beyaz Gemi.

Okurlarına çığlık attıran yazarlar (şahsen şahit olduklarım elbette, bütün çığlıkları takip etmem mümkün değil): Büşra Yılmaz ve Ali Boz.

En mahşeri kalabalık: 14 Kasım Cumartesi.

Kayıp çocuk (rastladığım): 1.

Kafilesine kavuşturulan çocuk (rastladığım): 1.

Elektrik kesintisi: İki kere, kısa süreli.

Sakin kafayla dolaşmak için en uygun saatler: Hafta içi akşam saatleri.

Kulaklarınızla bir alıp veremediğiniz varsa ve sağır olmaya çabalıyorsanız fuara muhakkak uğramanız gereken saatler: Hafta içi sabah 10 - 14.

Bu yıl fuarda en çok ilgi gören kitaplarımız, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam, Marousi'nin Devi, Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım ve Trainspotting oldu; her sene olduğu gibi sadık takipçilerimizi ve yeni okurları görmek güzeldi.

Ziyaretçilerin giriş ücreti vermeden kolaylıkla ulaşabildiği, aynı yayınevinin her salonda zincir misali stand açmaktansa çekirdek kadrosuyla tek bir noktada ve samimi bir ortamda kendini temsil edebildiği, çocukların -çocuklara ayrılmış bir salonda- güvenli bir ortamda ve kendilerine uygun tasarlanmış koridorlarda düşüp şaşmadan gezebildiği, havalandırmanın insani bir biçimde (kimseyi bayıltmadan ve dondurmadan) çalıştırılabildiği, gelen ziyaretçilerin bir yerlere sıkışıp kalmadan kitapların arasında mutluluk içinde gezebildiği bir fuar hayal etmekteyim şimdi... Zira kitap alışverişi için sanal ve reel ortamlar çok, oysa okurla yayınevinin buluşabildiği fuarlar sayılı, onları da AVM'ye çevirmenin anlamı yok.

Bakalım, belki seneye.

Tüm okurlarımıza ve dostlarımıza teşekkürlerimizle - ne varsa kitaplarda var.


13 Kasım 2015 Cuma

Şimdi ve burada



Şehir merkezinden ya da Anadolu yakasından geliyorsanız Beylikdüzü gerçekten uzak. Arabayla gelenlerin trafiği, toplu taşımadan faydalananların metrobüs kalabalığını göze alması gerek. Evet, internetten de indirimli kitap temin edebilir; illa gözümle göreyim diyorsanız kitabevinde dolaşabilirsiniz... Ama internette ya da kitabevlerinde çoksatanlarla yeni çıkanlara odaklı bir sergileme sistemi olduğunu ve fuarda, başka yerlerde asla rastlayamayacağınız kitaplarla karşılaşabileceğinizi unutmayın.

Son olarak: Kitapların faydaları listelerce kapsanamaz ve kişiye hastır, aklınızdan çıkarmayın.

(Karikatür: Semih Poroy, Cumhuriyet Kitap'taki F Klavye'den)

12 Kasım 2015 Perşembe

Heyecan ve dram


"Çok kitap okursanız hayatınıza nasıl heyecan ve dram katacağınızı iyi bilirsiniz."

(Görsel, Me and Earl and the Dying Girl'den; hafta boyunca atıfta bulunduğum liste Huffington Post'a ait ve Sabit Fikir'in websitesinde yer alıyor.)

11 Kasım 2015 Çarşamba

Kitabınızı açın!


"(Kitap okuyanların) hiçbir zaman canı sıkılmaz. Toplu taşıma aracında mısınız? Kitabınızı açın. Doktorun bekleme odasında mısınız? Kitabınızı açın. Arkadaşlarınız hep kitap okuduğunuz için artık sizi dışarıya davet etmiyor mu? Kitabınızı açın." 

(Görselde Sid Vicious ve MAD.)

10 Kasım 2015 Salı

Yer


"Kitap okumanın yeri, zamanı, zemini yoktur."

(Görsel, 2. Dünya Savaşı sonrası Londra'dan. Kaynak; bkz. burası.)

6 Kasım 2015 Cuma

N-n-n



Notlara fuarla başlayalım: Beylikdüzü sayfası cumartesiden itibaren yeniden açılıyor, Tüyap İstanbul Kitap Fuarı başlıyor. İkinci salonda, 2207A'dayız, bekleriz. Kitaplarımız yüzde otuz, setlerimiz yüzde kırkbeş indirimli satılacak; her güne özel fuar fırsatları kapsamında belli kitaplar yüzde kırk indirimli olacak. Eklemeye gerek var mı bilmiyorum, her zamanki gibi biz de orada olacağız. Fuara gelecek olanlar için daha evvel tavsiyeleri sıraladık, şimdi tek cümleyle özet geçecek olursam şöyle derim: Girişte kroki almak, hayat kurtarır. İkinci cümleyi ekleyecek olursam: Listenizdeki kitapların hangi yayınevleri tarafından yayımlandığını öğrenin, böyle de tavsiye olur mu demeyin. Ha, ortalıkta, "Yakup Kadri nerede," "Bir gemi seyahatine çıkan bir kadınla ilgili bir kitap arıyorum, sizde var mı," falan diye dolaşmak istiyorsanız siz bilirsiniz tabii, ona bir diyeceğim yok. Koltukname'nin fuarı etkin bir biçimde gezme konulu tavsiyeleri için sizi buraya alalım. Bu arada kitap fuarını gezdikten sonra hemen kapı komşusu olan sanat fuarına da uğramayı unutmayın.

Hürriyet'te Yenal Bilgici, Bu Hafta Ne Yapsak diyenlere Joshua Ferris'in Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam'ını tavsiye ediyor. Hafta bitmeden...

Nerede çalışıyorsunuz bilmiyorum, ama çalışma alanı mühim. Sanatçıların stüdyoları, ilham verici bir çalışma. Üzerine, Tracey Emin'in meşhur yatağı ve dağınıklığın yaratıcılıkla ilişkisi. Son olarak: yılın saçma haberleri arasında belki de en güzeli - sakın yatağınızı toplamayın, bırakın dağınık kalsın!

Sinirleri harap halde olanlar için gelsin: Renklere göre düzenlenmiş nesneler. Üzerine, renklere göre düzenlenmiş kitap rafları. Ardından, 2015'in renk trendleri ve dünyanın tercih ettiği renkler infografiği. Son olarak tartışmalı bir çalışma: siyah ve beyazın arasındaki ten renklerinin kırk tonu.

Müzisyen Moby, büyük-büyük amcası Herman Melville'in izinde ve Salman Rushdie ile Dave Eggers'ın desteğini almış bile. Morrissey ve Keith Richards'ınkiler kadar ses getirir mi bilinmez, ama Moby'den biyografi. Üzerine, serbest çağrışımla, graffitti sanatçısı Blu ve Berlin'de yok edilen işlerinden sonra şimdiki Roma şaheseri: Evrim!

Blog yazarınız, notları burada bitirir ve Beylikdüzü'ne doğru yola çıkar şimdi... Gelirseniz uğrayın, bir merhaba deyin, bütün haftayı neredeyse bütün yıl gizlendiğim masamdan uzakta, ayakta ve binlerce kitabın arasında geçireceğim :)

(Görselde Andy Warhol, Edie Sedgwick ve Chuck Wein, Burt Glinn'in objektifinden. İyi tatiller!)

5 Kasım 2015 Perşembe

Cepler

"Yatağa yatıp normal bir insanın uykuya daldığı yedi dakikayı sayarken daha büyük cepler lazım bize diye düşündüm. Daha büyük, ailelerimize ve arkadaşlarımıza, hatta listelerimizde bulunmayan,
hiç tanımadığımız ama korumak istediğimiz insanlara bile yetecek cepler lazımdı bize. Bize ilçelerin ve şehirlerin ve evrenin sığacağı cepler lazımdı.
Sekiz dakika, otuz iki saniye…
Ama o ölçüde devasa cepler yapılamayacağını biliyordum. Sonunda herkes herkesi yitirirdi. Bunu atlatacak icat yoktu. 

O gece kendimi evrendeki her şeyin altında duran kaplumbağa gibi hissettim."

(Jonathan Safran Foer, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın. Çeviren: Algan Sezgintüredi.)

4 Kasım 2015 Çarşamba

Keşif



S: Gustave Flaubert, "Yazma sanatı neye inandığını keşfetme sanatıdır,"demiş. Ona katılıyor musunuz - ve eğer katılıyorsanız sizin keşfettiğiniz neydi?

C: Güzel bir alıntıymış. Don Delillo'nun dediğini anımsattı bana: "Yazı yoğun bir düşünme biçimidir... Genç yazar kelimelerle dünyaya daha net bir biçimde konumlandığını görür."

Bütün kitaplarım uç noktalardaki insanlara odaklanıyor. Bu tema ya da ikilemler -ilk kitabımda işte çıkarmalar, ikincisinde hastalık, Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam'da spiritüel dışlanmışlık- yaşamın uç noktalarına uzanmamı sağlıyor. Kovulmak nasıl bir şeydir? Nereden geldiği ya da ne anlama geldiği bilinmeyen bir arazla yüz yüze olmak nasıl bir şeydir? Diğer insanlardan tamamen kopuk hissetmek nasıl bir şeydir? Bu durumlarla yüz yüze kalındığında hayatın nasıl olabileceğini keşfediyorum böylelikle, ki eninde sonunda hepimizin başına gelecek. Kendi adıma, şaşkınlığa uğramamayı tercih ederim.

Ama sözü dağıtmayalım. Oturmuş yazarken keşfettiğim esas şey nasıl yazılacağıdır. Nasıl yaşanacağı, nasıl davranılacağı ya da düşünüleceği değil, önümdeki metnin nasıl bağdaşacağıdır. Eğer bu, kişisel inançlarımı bir süreliğine bir kanara atmamı gerektiriyorsa - tamam, öyle olsun. Kurmacanın güzel yanı da bu.

(Joshua Ferris, Short List söyleşisi.)




3 Kasım 2015 Salı

Büyük

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu 
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.


Büyük insanlık sekizinde işe gider yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.


Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.


Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor. 


(Nazım Hikmet, Büyük İnsanlık.)

30 Ekim 2015 Cuma

N-n-n

Yeni seyahat rotası: Mars! Tam Pluto'nun kalbiyle hülyalara dalmıştık ki Mars rol çaldı... Marslı'yı biliyoruz, peki ya diğerleri? Mesela: Mars Yıllıkları. Ya da: Marslılar. Veya: Mars'ta Zaman Kayması. Yahut: Kızıl Mars. Bir klasik: Dünyaların Savaşı. Ara nağme niyetine: George R R Martin'in gözünden Mars ve edebiyat. Örnekler pek çok; fakat bu bahsi bir bilim kurgucunun, Neal Stephenson'un facebook sayfasına düştüğü Mars notuyla kapatalım: Mars'ta günbatımı. (bu bakınız'ı vermezsem olmaz, Total Recall, Philip K. Dick'e sevgilerle.) Finalde, insanlığa sevgilerle: karanlık dünya.

Boyama kitapları furyası tam gaz sürüyor: Son bomba, Candy Crush boyama kitabı. (Çünkü Candy Crush ile yeterince zaman öldürmediniz.) Yüreği umutsuzukla dolup taşanlar için özel bir edisyon da var: Varoluşsal Boyama Kitabı. Dilerseniz tüm sayfaları griye boyayabiliyormuşsunuz, daha ne olsun?

PJ Harvey'den şiirler, David Lynch'ten anılar... (Şiirleri inceledim ve pek etkilenmedim, ama Lynch'in anılarına kayıtsız kalacak değilim... Lynch demişken, Lynch ve Playstation.)

Şu hayatta her şey mümkün, mesela bu da: Kitaplar ve kombinler. Üzerine, Sarah Jessica Parker'dan gelsin: Donna Tartt'tan ilhamla ayakkabı.

J.K. Rowling Harry Potter'ın devamını kaleme alıyor... Alice'in (Benim için tek Alice, harikalar diyarına gidip gelen Alice) evi satışa çıkıyor (satışa çıkalı epey olmuş aslında, ama kimse yeni sahiplerini haber yapmamış)... Playboy kadınları giyiniyor, zira devir değişiyor. 

Unutmadan: Bugün günlerden Belle and Sebastian.

Notlar galiba burada sona eriyor.

Neşeli günler dileklerimle.


29 Ekim 2015 Perşembe

Yaşanacak en güzel yer



"Adım Paul O’Rourke. New York şehrinde, Brooklyn’de, Promenade’a bakan iki katlı bir apartman dairesinde yaşıyorum. Diş hekimi ve sertifikalı bir prostodontistim ve haftanın altı günü açık olan kliniğimi perşembeleri daha geç saatte kapatıyorum. New York şehri, dünya üzerinde yaşanacak en güzel yer. En iyi müzeler, tiyatrolar, gece kulüpleri, en müstesna varyete şovları, vodviller ve canlı müzik mekânları burada, dünya mutfağının en seçkin örnekleri de. Şehirdeki şarap stoku yanında Roma İmparatorluğu bile Kansas’ın ıssız kasabalarından biri gibi kalır. Harikaları saymakla bitmez. Gerçi geçinebilmek için kıçından ter akıtırken kimin harikalara ayıracak vakti var ki şehirde? Ter akıtılmayan zamanlarda da kimin enerjisi var? On iki yıl önce, gururlu bir göçmen olarak Maine’den gelip şehre adım attığımdan beri on kadar sanat filmine, iki Broadway gösterisine, Empire State Binası’na ve davul sololar sırasında uyumamak için harcadığım olağanüstü çaba yüzünden bende özel bir yeri olan bir caz konserine gittim. Metropolitan Müzesi’ne, ofisimden birkaç blok ötedeki bu insan emeği deposuna tam olarak sıfır kez gittim. Boş zamanımın çoğunu, emlak ofisi vitrinlerinin önünde, fiyat araştırması yapan diğer hayalcilerle birlikte listelere bakarak her geceki şehirden kaçış saatlerimi güzelleştirecek daha aydınlık manzaraları ve daha büyük odaları düşleye düşleye geçirdim.

Connie’yle çıkarken haftada üç-dört kez dışarıda güzel yemekler yerdik. New York’ta restoranda yediğiniz güzel bir yemek, çokça Michelin yıldızı kazanmış, çocukluğunu Rhone Vadisi’nde geçirmiş, kendi televizyon programı olan ünlü bir şef tarafından hazırlanmış olabilir. Ünlü şef mutfakta değildir büyük olasılıkla, çünkü mutfaklarda yalnızca farklı ülkelerden Hispanik kökenli-
ler çalışır genelde. Yine de menülerde pazardan seçilerek alınmış ya da denizaşırı yerlerden bir gecede ekspres kargoyla getirtilmiş en taze mevsim ürünleri olurdu. Yemek salonları ya çarpıcı ışık-
landırmalarla şık ve samimiydi ya da seçkin müşterilerle dolu, gürültülü. İki türlüsünde de yer bulmak imkânsızdı. Bu yerlerde yemeyi şevkimizi yitirmeyerek, telefonda direterek, birilerinden ricacı olarak, rüşvet verip yalan söyleyerek başarırdık. Bir keresinde rezervasyon alan adama mide kanserinden ölmek üzere olduğunu ve dışarıda yiyeceği son yemek için o restoranı seçtiğini söylemişti Connie. İstediğimiz masaya her oturuşumuzda heyecanlı ama bitkin hisseder, aperatif fiyatları noktayla biten bütün menüleri inceler, seçilecek şeyleri seçer, tavsiye edilen şarapları içerdik. Sonra hesabı ödeyip eve gider, sarhoş ve bıkkın hisseder, sabah olunca da acaba bir dahaki sefere nerede yesek diye düşünmeye başlardık."

(...)

(Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam, Joshua Ferris. Çeviren: Begüm Kovulmaz.)

28 Ekim 2015 Çarşamba

Makul!



Ağız ile başlayıp yürek ile biten bir kitap hazırladık bu ay: Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam. Çağdaş Amerikan edebiyatının en iddialı yazarlarından Joshua Ferris’in kaleminden trajikomik bir varoluş öyküsü bu; bugün, bu çağda, bunca yalnızlıkla yaşamanın, yaşamaya çalışmanın romanı. Her şeye, hatta ölümün kati gerçekliğine rağmen yaşamla barışmaya dair. 

Dünyanın belki de en güzel şehrinde, Manhattan'ın en müstesna semtlerinden birinde çalışan türlü olanağa sahip bir adam... Umutsuzca tutunmaya çalıştığı kadınlar ve bitmek bilmeyen aidiyet mesaisi...  İnanmayı reddettiği bir Tanrı ve geliştirdiği türlü takıntı... Deri değiştirme isteği... Yaşamını diş hekimliğiyle kazanan Paul O’Rourke, varlık göstermekten çekindiği sanal alemde adına açılan hesaplar ve atılan mesajların peşinden çıktığı arayışta kadim bir dine mensup olduğu iddiasıyla yüzleşir ve Tanrı ile karşılaşır: üstelik varlığından kuşku duymasını emreden bir Tanrı ile. Ağızla başlayıp yürekle son bulan absürt bir macera, bir çağın özeti.

Hayat yarışı sürerken yuvarlanıp gitme mesaisinden kopmanın hikayesi bu; çürüme ve sağalmanın, çağın hastalıklarından arınmanın... Ya da Tanrı'yı ararken kendini bulan bir adamın ağızdan yüreğe, New York'tan Nepal'e, korku ve titremeden bir rahat nefese varan tuhaf yolu. 


İçinde yaşadığımız çağ kadar gerçek ve en az onun kadar tuhaf, yaşamın kendisi kadar şaşırtıcı.

Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam, şimdi tüm kitapçılarda.