15 Aralık 2017 Cuma

Mor ötesi

Yılın bu son günleri demek özet zamanı demek, listeler demek, geriye dönüp şöyle bir bakmak ve katedilen bir arpa boyu yolların tozunu topağını düşünmek demek. Ben kendi notlarımı toplayadurayım, Pantone yapacağını yaptı ve yeni yılın rengini açıkladı: Mor Ötesi. Çağrışımları kendisinden daha ilginç olan bu seçimi, önümüzdeki sene kadınların görünürlüğünün daha da artacağı varsayımı ya da ümidi üzerinde okumak mümkün; Merriam-Websters'a göre Yılın Kelimesi de bu yorumu destekler nitelikte: Feminizm.

Geçen yılın kelimesi 'post-hakikat,' ondan önceki ise bir kelime değil, gülmekten gözünden yaşlar gelen surat emojisiydi ki dünyanın hali, bunların saçma sapan geçerliliklerinden de okunabilir kanımca. Mor, bilinen çağrışımları dışında bana şifa, üçüncü göz, sağalma gibi şeyler düşündürüyor, kişisel olarak öyle kodlamış olmalıyım, biraz hüzünlü olsa da mağrur bir renk, hatta kibirli de denebilir, dramatik bir yanı olduğu, ağırbaşlılıktan nasibini almadığı kesin... Mora dair soyut açılımlarımla kopup gitmeden sizleri kendi hayatınızdaki mor bölgeleri düşünmeye davet edip huzurlarınızdan çekilir ve iyi tatiller dilerim.

(Görselde Andy Warhol, Fabrika'nın renkli simalarından biri olan Isabelle Collin Dufresne ile yan yana; Dufresne, hayatının Warhol döneminde (Dali kendisini Warhol'a takdim etmiş) adını Ultra Violet olarak değiştirmiş ve bu güzel renkle özdeşleşmiş bir şahsiyet; burada her ne kadar Warhol biraz huzursuz görünmüşse de Lady Mor Ötesi iyi bir ruh halinde sanki... Sizin renginiz hangisi?)




13 Aralık 2017 Çarşamba

Yaklaşım

Bugün odağımız Shirley Jackson ve Tepedeki Ev... Tepedeki Ev, Jackson'ın başyapıtı sayılıyor ve sinema uyarlamalarıyla da biliniyor; kapaklar ise, her yayınevinin yaklaşımını, kitaba dair tahayyülünü ortaya koyuyor.

12 Aralık 2017 Salı

Zorunluluk


Soru: Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek gibi bir zorunluluk hissediyor musunuz? Ya da insanları değiştirmek? Veya sadece iyi bir öykü anlatmak gibi bir zorunluluk?

Colson Whitehead: Böyle bir zorunluluk söz konusu değil bence, işin aslı öykü anlatmak da değil. Yazmak istediğim kitapları yazıyorum ben ve onları yazarken illa ki dünya hakkında bir şeyler öğreniyorum; elbette ki umuyorum ki başkaları da bu kitaplardan bir şeyler alsın, onların keyfine varsın, kitap bittiğinde dünyayı farkı bir biçimde algılasın... Kitaplarımdan bunu veya şunu çıkarsamalısınız diyemem tam olarak. Yorum size kalmış... Zorunluluk meselesine gelirsek, bizler bu gezegende yaşayan bireyleriz ve günü kapamaya bakıyoruz sonuçta; ister Rwanda'daki felaketleri ifşa edin ister bir dağ köyünde geçen bir cinayet romanı yazın, fark etmez, vakit geçirmenin yolları olarak ikisine de saygı duymak gerekir ve iki kitabı da okumak zevkli olur muhtemelen.

(Colson Whitehead, edebiyat Nazi'lerinin dudaklarını uçuklatacak önerilerle karşımızda ve ne isterseniz onu okuyun diyor. Söyleşi: Rumpus.)


8 Aralık 2017 Cuma

Yaz!


Neden yazıyorsunuz?

Jonathan Safran Foer: Bilmiyorum. Siz de muhakkak okumuşsunuzdur söyleşilerden birinde, en sevdiğim sözlerden biri şu: Bir kuş, kuşbilimci olamaz. Olduğunuzu neden olduğunuzu, yaptığınızı neden yaptığınızı bilmeniz gerekmez. Yazıyorum çünkü yazı pek çok şeye olanak tanıyor benim için; kendime ait belli bir cepheyle, düşüncelerimin belli bir cephesiyle  temasa geçmemi sağlıyor.

Gelgelelim terapi niyetiye yazmıyorum ve dünyaya bir şeyler kanıtlamak üzere yazmadığım da kesin.

(Görseldeki kuş, Joseph Cornell'in; söyleşi The White Review'den. İyi tatiller!)

7 Aralık 2017 Perşembe

Film








Justin Timberlake, Kate Winslett ve Jim Belushi'nin içinde bulunduğu kesişim kümesi Woody Allen imzalı yeni bir film şimdilerde: Wonder Wheel. Trailer ekte; Blue Jasmine'de Cate Blanchett'in oyunculuğuna hayran kalmıştım şahsen, oysa bu filmde Kate Winslett de döktürmüş gibi görünüyor. Sizi Allen'ın kitapları için buraya, tüm zamanların en güzel aşk filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm Annie Hall için buraya alalım.

4 Aralık 2017 Pazartesi

Teşekkür!


Bizim kitaplarımızı hazırlarken dinlediğimiz çalma listeleri var, dinlediklerimiz bunlarla sınırlı değil elbette ama onları, Spotify hesabımızda paylaşıyoruz bildiğiniz gibi... Aşağıda Colson Whitehead'in Yeraltı Demiryolu için hazırladığı uzun teşekkür listesi yer alıyor - Whitehead David Bowie'ye, Prince'e ve Sonic Youth'a teşekkürlerini sunmuş, Hazlitt söyleşisinde ise şöyle diyor:

"Kurmaca yazmaya yirmi yıl önce başladım. Çalışırken en sevdiğim iki yüz şarkıdan oluşan çalma listesini döngüye alıp alıp dinlerim. Ramones'dan David Bowie'ye, Lounge Lizards'a uzanır bu liste. Ne zaman bir kitabın sonuna gelsem ve iki sayfam kalsa, Purple Rain'i ve Daydream Nation'ı çalmaya başlarım. Ritüel benim için. Bu albümleri arka arkaya dinliyorsam eğer, yarışın sonuna geldiğimi bilirim."

Yeraltı Demiryolu'na bizim hazırladığımız liste için sizi buraya, Daydream Nation için buraya, Prince için buraya alalım.

Yazarın teşekkür notu aşağıda:

"Nicole Aragi, Bill Thomas, Rose Courteau, Michael Goldsmith, Duvall Osteen ve Alison Rich’e (hâlâ) bu kitabı elinize aldığınız için teşekkürler. Hanser'den Anna Leube, Christina Knecht ve Piero Salabe’ye de teşekkürler. Ayrıca: Franklin D. Roosevelt’e, 1930’larda eski kölelerin hayat hikâyelerini derleyen Federal Writers’ Project için teşekkürler. Frederick Douglass ve Harriet Jacobs’a da teşekkürler, elbette. Nathan Huggins, Stephen Jay Gould, Edward E. Baptist, Eric Foner, Fergus Bordewich ve James H. Jones’un eserlerinden çok faydalandım. Josiah Nott’un "alaşım" teorilerinden de. The Diary of a Resurrectionist. Kaçak köle ilanları, Greensboro’daki North Carolina Üniversitesi’nin dijital koleksiyonundan alınmıştır. İlk yüz sayfa için Misfits’in ilk dönem müziğini yakıt olarak kullandım (“Where Eagles Dare [hızlı versiyon],” “Horror Business,” “Hybrid Moments”) ve Blanck Mass (“Dead Format”). David Bowie her kitabımda vardır ve son sayfaları yazarken hep Purple Rain’i ve Daydream Nation’ı çalarım; dolayısıyla ona, Prince’e ve Sonic Youth’a da teşekkür ederim. Ve son olarak, sevgileri ve destekleri için Julie, Maddie ve Beckett’a teşekkür ederim."

(Girişteki görsel NME'den, Bowie ve Prince yan yana; aşağıda ise pek sevdiğim Kim Gordon yer almakta. Müzik için evrene teşekkürler de bizden gelsin bari, iyi haftalar.)




1 Aralık 2017 Cuma

Düzen

(Sabit Fikir Yılın En İyi 50 Romanı'nı seçti ve Yeraltı Demiryolu listede bir numara; sevincimiz büyük, daha önce de duyurmuştuk. İşte, o listenin şerefine bir liste yazısından bir pasaj gelsin bugün, yaşamdan ölüme uzanan çizgide listelemenin dayanılmaz güzelliğine dair... Yazının tamamı, yayın hayatı devam etmeyen edebiyat dergileri listesinde yer alan IAN Edebiyat'ta yayımlanmıştı.)

10 Emir’den kütüphane kataloglarına, alışveriş listelerine varana değin listeler, ister sayısal, kronolojik veya hiyerarşik, ister salt döküm niteliğinde olsun, kimi medeniyetlerin belkemiği diye nitelenebilir. O medeniyetler ki, türlü hadiseyi sayılara dökerek kayıtlara geçirmeyi ihmal etmedikleri gibi müze kataloglarından yasalara, stok raporlarından çoksatarlara varan listeler inşa etmiş, sene sonlarına has ‘Yılın En İyileri’ derlemelerini yaratmış, envanterleriyle evrenin ceviz kabuğuna sığdığı yanılsamasını yaratmayı başarabilmişlerdir. İletişimin hızlı ve kısa, bilginin içerikten ibaret olduğu bir çağda, yadsımak olası değil: Listeler seviliyor. Kargaşaya düzen getirmek, çokluğuyla baş edilemez olanı indirgemek adına bir şeyleri sayıyor, sıralıyor, alt alta diziyor, başlıklar altına yerleştiriyoruz. ‘Liste yapma saplantısı’ anlamına gelen bir sözcük bile türemiş çağımızda: glazomani.[i]

Listelere olan merakını saklamayanlardan Umberto Eco, pratik listeleri (alışveriş listesi, katalog, envanter, yapılacak işler, menü, hatta sözlük) edebi veya şairane ya da estetik listelerden, tutarlıları kaotik olanlardan ayrı tutuyor.[ii] Pratik listelerin işlevinin belli olduğuna, her ne kadar birbirine benzemeyen maddelerden oluşsalar da bağlamları bakımından ilintili şeyleri bir araya topladığına dikkat çeken Eco, felsefi anlam taşıyan, edebi birer araç niteliği olan listeleri ‘listelerken’[iii] eski Yunan’dan bu yana felsefe ve bilimin rüyasının nesneleri özlerine göre tanımak ve tanımlamak olduğunu ekliyor. Evet, bir rüya ancak, zira sonsuz bir evrende tüm listeler eksik kalmaya mahkum ve insanlar fani. Şöyle diyor Eco: “Son derece üzücü, alçaltıcı bir kısıtlamaya tabiyiz biz: ölüme. Bu yüzden sınırsız olan, dolayısıyla sonu bulunmayan şeylere düşkünüz. Ölümü düşünmekten kaçmanın bir yolu bu. Listeleri seviyoruz, çünkü ölmek istemiyoruz.”[iv]

Homeros’un İlyada’da bir bir saydığı gemilerden[v] Perec’in Bin Dokuz Yüz Yetmiş Dört Senesi Boyunca Boğazımdan Geçen Sıvı ve Katı Besinleri Envanterleme Girişimi’ne, Gargantua’nın Oyunları’ndan Susan Sontag’ın ‘sevdiği şeyler listesine’ varana değin edebiyat da listelerle dolu. Anlatıya hizmet eden listeler bunlar çoğu zaman; Eco’nun nitelemesiyle kimi zaman kaotik, kimi zaman şairane... Perec, örneğin, hakikati nafile yakalamaya çabaladığımız hayatlarımızı düşten yoksun bir uykuda geçirdiğimizi, alışageldiğimiz ve karmaşık dünyayı deşifre etmek için envanterlere başvurmamız gerektiğini belirtiyor; alelade şeylerden söz edilmesi, bunların peşlerine düşülmesi gerektiğini söylüyor, öyle ki bizlerden, bizim kim olduğumuzdan bahsedilebilsin... Listeler, birer ayna, birer belge ve bizlere dair ipuçları taşıyor; hatta listelerin kültürün temelini attığı görüşünü öne süren Eco, bunların görsel de olabileceğini söyleyerek Flaman ve Hollanda natürmortlarını kendi oluşturduğu listeler listesine ekliyor.[vi] Hepsi, surelerden kanunlara, İlyada’nın gemilerinden masalara dizli meyvelerin görsel tasvirlerine varana değin antropolojik değer taşıyor, kültüre dair fragmanlar ortaya koyuyor.

______________________________

[i] DiClaudio, Dennis. Paranoyak: Ruh Sağlığından Şüphe Duyanların El Kitabı. Çeviren: Avi Pardo.
[ii] The Infinity of Lists. Rizzoli; 2009.
[iii] Eco, Umberto. Genç Bir Romancının İtirafları. Çeviren: İlknur Özdemir.
[iv] Umberto Eco, Der Spiegel söyleşisi. 11 Kasım 2009.
[v] “(...) adıyla, sanıyla sayamam yığınla insanı ben/ on tane ağzım olsa, on tane dilim / hiç kısılmayacak bir sesim olsa, göğsümde tunçtan bir yüreğim./ Ama bütün gemileri, komutanları sayacağım yine de.” Homeros, İlyada. Can Yayınları. Çeviren: Azra Erhat.
[vi] Eco’nun, 2009 yılında Louvre Müzesi için Listelerin Sonsuzluğu adlı serginin küratörlüğünü üstlendiğini belirtmek gerek.

29 Kasım 2017 Çarşamba

Hikaye


Herkesin hikâyesi kendine tabii, buyrun, işte aynı kitabın farklı hikâyeler anlatan kapakları, sıra sıra dizili halde...  

27 Kasım 2017 Pazartesi

Yolları çatallanan bahçe

Pazartesiye başlangıç, ilhamını Borges'ten alan bir bahçeyle olsun: İngiliz labirent tasarımcısı Randoll Coate, Borges'i anmak üzere 3500 ağaçlık bir labirent hazırlamış ve açık bir kitap gibi duran bu labirente kaplan, kum saati ve soru işareti gibi göndermeler de nakşedilmiş. Bugün bu labirenti gezmek isteyenler, yazarın doğum yeri olan Buenos Aires'e ya da Venedik'e gidiyorlar, Coate'nin labirentinin bir replikası da İtalya'da çünkü; eh, Borges'e de böylesi yakışırdı.

Sözü, Coate'nin söyledikleriyle bağlayalım: "Bugün herkes, her şey bir labirent yumağından ibaret. Kentlerimiz, yollarımız, sürdüğümüz tarlalar, parmak izlerimiz ya da beynimizin kıvrımları: Bunların hepsi labirent deseni oluşturuyor. Yaşadığımız dünyanın resmi aslında labirent. Karmaşıklığı yansıtıyor ama bunu baş edilebilir boyutlara indirgiyor. Bir mikroçip, minyatür bir labirent değil de nedir ki?"

İyi haftalar.





24 Kasım 2017 Cuma

N-n-n

Cumanın notlarında Colson Whitehead ve Yeraltı Demiryolu var; duymadıysanız eğer bir de buradan duyuralım: Yeraltı Demiryolu, Sabit Fikir'in Yılın En İyi Romanları seçkisinde bir numara! Bunun şerefine diyelim öyleyse: N-n-n! (Harika kitaplar var listede!)

Girizgah niyetine Umberto Eco, Der Spiegel söyleşisi ile başlayalım ki buna, zaten çok önce yer vermişiz burada: "Liste kültürün başlangıç noktasıdır; sanat ve edebiyat tarihinin başlangıcıdır. Kültür ne ister? Sonsuzluğu anlaşılır kılmak ister. (...)"

Colson Whitehead'in Yeraltı Demiryolu ile marifetlerinin kısa (ve listelerin doğası gereği eksik) bir listesi: Kurmaca dalında Pulitzer (2017) Amerika Ulusal Kitap Ödülü (2016) Arthur C. Clarke Ödülü (2017) Zora Neale Hurston/Richard Wright Legacy Ödülü (2017) Ala Andrew Carnegie Nişanı (2017) Books Are My Bag Okur Ödülleri (2017) Man Booker aday adayları (2017) New York Times Book Review, Wall Street Journal, NPR, Time, Washington Post, etc. Yılın En İyi Kitapları Seçkileri... Kısa dedim uzun oldu, fakat hâlâ ve illa ki eksik, ona çare yok sanırım... Bu şekilde onurlandırılmış olması muhteşem gerçekten, çünkü çok güzel bir kitap ve emin olun ki hiçbir yerde adı geçmemiş, herkesin gözünden kaçmış olsaydı da yine aynı şeyi söylerdim size... Neyse, listeler bahane, kitap şahane diyerek noktayı koyayım ben, top sizde.

Colson Whitehead'in NY Times'da paylaştığı Yazının 11 Kuralı başlıklı makaleden 11. kuralı paylaşmışım daha önce, bu kural, bu gibi listelerle dalga geçer nitelikte. 8. kural ne peki, biliyor musunuz? Aynen şöyle: 8. Kural sırdır. 

Colson Whitehead K24 için Seçil Epik ile görüştü: "Hayatın ufak detayları, kurmacayı canlı kılıyor." Gökçe Gündüç'ün kitaba dair yazısından: "Whitehead’in güçlü kalemine hayran kalmak için bir vesile…" Ömer Türkeş Hürriyet Kitap Sanat'ta yazıyor: "Kötülük toprağa yayılır." Ece Karaağaç, Colson Whitehead ile Yeraltı Demiryolu hakkında söyleşiyor: "Medeniyetin tamamı, bu kitabın bahsettiği türden bir şiddete dayalı."

Colson Whitehead'in bir önceki romanı Bölge Bir, New York'ta geçen edebi bir 'zombi' romanıydı (çoksatan bir kitap edebi olabildiği gibi bir zombi romanının da böyle bir iddiası olabilir ve önyargı toksik bir şeydir, şuuru kirletir) ve içinde yaşadığımız tüketim toplumuna sıkı eleştiriler getiriyordu. Burada, Ömer Türkeş'in bu romanla ilgili eleştiri yazısını bulacaksınız: Leşler, kopuklar ve diğerleri.

Notları bu kitabın hazırlık sürecinde döndürdüğümüz çalma listesiyle kapatıyorum; buyrun: Yeraltı Demiryolu müzikleri.

Esen kalın.

(Görselde Colson Whitehead, çok sevdiğim bir başka yazarla, Chimamanda Ngozi Adichie ile birlikte.)

23 Kasım 2017 Perşembe

Tanrı ve Hüküm



Geçen hafta, Dişlerimin Hikayesi'nin Gustavo Sanchez Sanchez'ini, nam-ı diğer Otoban'ı hırsından çatlatacak bir müzayede gerçekleşti ve Leonardo Da Vinci'ye ait olduğu iddia edilen Salvator Mundi adlı eser 450.3 milyon dolara alıcı buldu. Alıcının adı ya da yaşadığı ülke gibi ayrıntılar gizli tutulurken bu bedel, bir sanat eseri için müzayedede teklif edilen en yüksek meblağ oldu ve dünya rekoru kırarak tarihe geçti. (Eserin müzayedeye uzanan hikayesi ayrıca roman olacak nitelikte; Trump, Kushner, Monaco futbol takımının sahibi olan bir milyarder, Dmitry Rybolovlev var içinde.) Salvator Mundi'nin satışında karşımızda bir roman kahramanını imrendirecek nitelikte biri, efsanevi müzayedeci Jussi Pylkkännen yer alıyordu. (Don Thompson imzalı Sanat Mezat'ta dünyadaki en iyi dört sanat müzayedecisinden biri olarak anılıyor kendisi.) Bay Thompson'ın eserine bakılırsa, bu tanrısal Bay Pylkkännen, müzayede günlerinde öğle yemeğini hep aynı restoranda, tek başına yer ve müzayedelerde kendi özel tokmağını kullanırmış, favori kapanış cümlesi ise, "Pişman olmak yok," imiş - eh, insan, Gustavo Sanchez Sanchez'in pişmanlıklarını, saçmalıklarını, kıçı kırık mezatlarını düşünmeden edemiyor... Gelgelelim kurmaca hayatın kendisinden daha masum çoğu zaman, kurmaca karakterlerin günahları da öyle, mesela yine geçen hafta,  Pera A.Ş.'nin düzenlediği müzayedede Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın ıslak imzalı olduğu iddia edilen idam kararı satışa çıkarılmış ve bu kâğıt parçasına 47.500 TL ödeyen yeni alıcısına kavuşmuş; alıcı, kararı "yırtıp atmak" üzere aldığını söylemiş - böyle bir belgeyi, sırf ses getirmek üzere bu metodla satışa çıkarmanın yırtıcı, yıkıcı damarı, çoğu müzayede tanrısının tenezzül etmeyeceği bir yerden geliyor ve insan, haberi (ilgili haberleri burada ve burada bulabilirsiniz) okurken bile utanç duyuyor...

Neyse, ben sözü burada kesip hakikatin hoyratlığı karşısında kurmacanın zarafetine sığınmayı bir kere daha tercih eder, sizi Paulina Olowska'nın yukarıda yer alan güzel işiyle baş başa bırakırım. Okumadıysanız bir göz atın: Dişlerimin Hikâyesi... Pişman olmak yok!

22 Kasım 2017 Çarşamba

Gerçek


Dünyayı fazlaca ciddiye alacak olursanız size haddinizi bildirir. Dünyayı yeterince ciddiye almazsanız eninde sonunda bir tokat indirir. Peki gerçekte var olan her şey internette varsa, internette var olan her şey gerçek midir?

Çember'i sevenler bunu da sevdi: Joshua Ferris, Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam. Begüm Kovulmaz'ın çevirisiyle, sosyal medya çağında yaşayan bizleri allak bullak etmek, yapıştığımız ego cihazlarıyla dalga geçmek üzere...

(Görsel, Haroun Farocki'nin, Interface'den.)

21 Kasım 2017 Salı

Umut ve Arbede

Araya zaman girdi ama geç de olsa fuara gelen tüm okurlarımıza teşekkür ederek başlamak gerek söze... Bu yılki Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'na çok sayıda ziyaretçi akın etmiş; zaten, ikinci cumartesi geldiyseniz -ya da haberleri izlediyseniz- izdihamı görmüş, o insan seline hayret etmişsinizdir muhakkak. Biz, kalabalıktan yıkılan ikinci cumartesinin kazasız belasız atlatılmış olmasına memnunuz ve yoğun ilgi karşısında mutluyuz; umuyorum ki seneye, fuara gitmek, 'Altta Kalanın Canı Çıksın' motto'lu bir eziyete dönüşmeyecek, yoğun ilgiye karşı gereken güvenlik önlemleri alınacak, vs. Bir umut işte.

İstatistiklere göre yedi yüz binin üzerinde ziyaretçisi olmuş fuarın ve bu çok güzel, ama işte, insan kendi deneyimi üzerinden sağlama yapmadan edemiyor. (Fuarı gezmek ile fuarda çalışmak çok farklı birbirinden; mesela standda duruyorsanız yüzlerce kişi gelip "Cem Yılmaz nerede?" diye soruyor size -ve bu vesileyle CY filmlerinin senaryolarının basılmış olduğunu öğreniyorsunuz- ama ziyaretçi olarak gezerken Cem Yılmaz hayranlarını bibliyofil sanmak işten değil.) Mesela benim bu yıl en çok duyduğum soru, "Sıla nerede?" oldu; bir yayınevi falan değil bakın, bir ses sanatçısı, ki yakında, ünlü ve yarı ünlü isimlerin yazdığı kitaplar iyice artacak, istikamet öyle gibi, sorular da çeşitlenecek tabii, "O nerede, bu nerede?" vs. Hazır mıyız peki buna - ya da sahi, sıla nerede?

Bu yıl fuar, fiziksel olarak da büyümüş, yeni bir salon (12) kazanmıştı - belli başlı yayınevleri her salonda daha, daha da fazla stand açmayı sürdürürse ve bu büyüme ve yayılma böyle devam ederse, fuar nostaljisi yapanların sık sık yad ettiği "şehir" içindeki fuara, Tepebaşı'na kadar büyüye büyüye gelinebilir, kim bilir, yol uzak gerçi ama bu azimle dağlar bile delinir - gerçi sormamak olanaksız bu durumda: şehir nerede?

Her neyse, ben bu sene fuara sadece iki gün gidebildim fakat güzel vakit geçirdim; kitap karıştırarak geçen vakitten daha güzel şeyler var elbette, ama çok da bir şey yok hani diyeyim ve yeni albümü Spotify'a daha yeni düşmüş Morrissey'i anmadan geçmeyeyim. Bu yıl Monokl, Kafka, İletişim, Aras, Sel, YKY, Yordam, Desen, DeliDolu, Hep ve Dipnot standlarında ilgimi çeken kitaplarla karşılaştım, ıskaladığım pek çok şey de var muhtemelen; öte yandan fuarın ilk günü Kırmızı Kedi'ye yapılan saldırıyı ve artık geleneksel bir hale gelerek iyice tatsızlaşan Sanat Fuarı'na tehdit ve sansürü esefle kınadım. Bu yıl ilk defa fuarın kapanış gününe gidemedim ve gerçekten üzüldüm, kapanış günü en yorucu ama en keyifli gün bana sorarsanız, fuar sırasında yükselen tansiyonu salıp tatlı bir yorgunlukla ve kendi çıkarımlarınızla Beylikdüzü semalarına veda, sadece bu fuarda yer alan bizler için okurumuzla son temas, senede bir görüştüğümüz dostlara veda... Neyse, pop yıldızlarına, her yana sindiği gibi yayıncılık sektörüne de sinsi sinsi sızan yozluğa, ziyaretçilerin maruz kaldıkları zorluklara falan üzülsem de elinde listesiyle gezenleri, çizgisinden ödün vermeksizin işine koşanları, varlıklarıyla insana umut aşılayan yayın emekçilerinden en sevdiklerimi ve yüzleri pırıl pırıl okurları gördüm yine ve mutlu oldum - karıştırdığım kitaplar da cabası. Eh, daha ne olsun, değil mi?

Bir sonrakinde görüşmek dileğiyle, gelenlerin ayağına sağlık, gelemeyenlerle belki başka zaman...

(Görsel, Brisbane Yazar Festivali'nden.)

6 Kasım 2017 Pazartesi

Kitap





Tüyap İstanbul Kitap Fuarı devam ediyor; gelirseniz bize uğramadan, bir merhaba demeden geçmeyin der, Almanya kitabevlerinden bu fotoğrafları usulca buraya bırakırım.

İyi haftalar!

3 Kasım 2017 Cuma

N-n-n


Bu haftanın notları fuar odaklı - evet, yine geldi güz, yine karanlık akşamlar ve her ne kadar pastırma yazının yaşanacağına dair söylentiler dolansa da ortalıkta, bu kasvetli mevsimi ancak kitap fuarı paklar... Eğer şehir merkezi civarında ya da Anadolu yakasında oturuyorsanız, gidiş-gelişle birlikte bir gününüzü ayırıp dere tepe düz giderek ulaşacağınız Tüyap'ta bir fuar haritası (elzem) ve çantada su, sandviç vs gibi donanımlarla gayet güzel zaman geçirebilir, uzun yolculuğunuzun sonunda varacağınız noktada, internetin ya da çoksatanlarla yeni çıkanlara odaklı zincir kitabevlerinin size sunabileceklerinin ötesinde yeni kitap ufukları açabilirsiniz - ki bu, gideceğiniz yola değer. Ha, zaten civarda yaşıyorsanız, o zaman yılda sadece dokuz günlüğüne elinize geçen, yüz binlerce kitabın arasında dolanma fırsatını kaçırmayın bana kalırsa ama siz bilirsiniz tabii - fuar, tıpkı diğer pek çok şey gibi, siz ne yaparsanız ondan ibaret aslında; çile çekmeye giderseniz çileye saracağınız, yeni keşiflerin peşine düşerseniz yeni keşifler bulacağınız bir yer. Hiç gitmediyseniz eğer, denemeye değer.

Fuar demek liste demek esasında; fuara giderken bir liste oluşturmayı, incelemek istediğiniz kitapları ya da uğrayacağınız yayınevlerini sıralamayı unutmayın. Burada Sema Kaygusuz'dan Serya Şahiner'e belli başlı yazarlardan fuar için kitap önerileri, burada fuarda sağ kalmaya yönelik bir rehber, burada ise fuarı etkin bir biçimde gezmenin inceliklerine dair önceki senelerde de paylaştığımız bir yazı bulacaksınız. Etkinlik takvimi için sizi buraya, imza günleri içinse buraya alalım. İmza demişken, kitaplarını son derece özgün biçimlerde imzalayan Etgar Keret'in bu husustaki düşüncelerini atlamak olmaz - bu nedenle eski bir yazıya geçit verelim: Düşün! (Belki günün birinde, ben de kabuslardan çıkma kitap imzalatma anılarımı bir yazıda derlerim ve okuyanlara pes dedirtirim, kim bilir.) Neyse, konuyu dağıtmayalım, fakat halihazırda dağıldıysa eğer, o zaman sizi K24'e, bu çağda yazarlığı ele alan Vitrinde Yaşamak dosyasına yollayalım.

Unutmayın, kim ne derse desin, kitapla okuru arasına, yazar dahi giremez. Bu fuarlar sizin için - gelin, dolaşın, konuşun, kitap karıştırın, standlardaki kitap emekçileriyle tanışın... Diğer faaliyetler için AVM'lere gidebilirsiniz nasıl olsa; fuar ayrıcalıklarını kaçırmayın.

Siren, Salon 2, 207A'da; haftasonlarında ben de orada olacağım, merhaba demeden geçmeyin!

(Görselde The Beatles üyeleri, dışarıyı izleyen John hariç, kendi kitaplarına gömülü vaziyette.)

2 Kasım 2017 Perşembe

Hikâye!


Ameliyattan çıktığım andan itibaren, aylar boyunca, kendimi gülümsemekten alıkoyamadım. Herkese o ışıltılı, yeni gülümsememi gösteriyor, bir aynanın yahut vitrinin önünden geçerken yansımama bakıyor, şapkamı kaldırıp kendi kendimi selamlıyor ve kendime tebessüm ediyordum. İnce ve sarsak bedenim, bir parça anlamsız hayatım yeni dişlerimle ağırlık ve anlam kazanmıştı. Bendeki şans kimsede yoktu doğrusu, hayatım bir şiirdi resmen ve günün birinde muhakkak birisi dişlerimin otobiyografisini yazacaktı, hiç şüphem yoktu buna.

Hikâyenin sonu.

(Dişlerimin Hikâyesi, Valeria Luiselli. Çeviren: Seda Ersavcı.)

1 Kasım 2017 Çarşamba

Gülümse(me)!


CNN'in haberine göre John Lennon'a ait olan bir diş, Omega Müzayede Evi'nde düzenlenen müzayedede 19.500 Pound'a alıcı buldu. Kanadalı diş hekimi Michael Zuk, dişi almayı başaran "şanslı" kişiydi. Rivayete göre John Lennon, altmışlı yıllarda, dişçiye gidip ağrıyan bir dişinden kurtulduktan sonra onu evinde çalışan yardımcısı Dorothy "Dot" Jarlett'e takdim etmiş ve bunu büyük bir Beatles hayranı olduğunu bildiği kız kardeşine vermesini söylemişti. O gün bugündür Jarlett ailesinin gözü gibi baktığı diş, böylelikle yeni serüvenlere doğru yola çıkmıştı.

Bu vakanın bahsi, Valeria Luiselli'nin uçuk kaçık metni Dişlerimin Hikâyesi'nde de geçiyor - kitaplardan bir şeyler öğrenme gereksinimi duyanlardan olmasam da sevgili okur, ben, bu kitap sayesinde gülerken dişlerini ulu orta sergileyenlerden sakınmayı öğrendim, ne yalan söyleyeyim... Zaten belli belirsiz bir çekince duyuyordum bu gibi kişilere karşı sanırım, bu romanla bu içgüdümü tescilledim. Dahasını isterseniz eğer sayfaları biraz karıştırıverin, siz de kendi derslerinizi çıkaracaksınız, eminim. Hakikat ile kurmacayı ayıracak net çizgilerin peşindeyseniz sizi bir önceki yüzyıla taşıyacak zaman makinesini beklemek üzere kenara geçmenizi öneririm.

Tam kurmaca, hakikat falan diyordum ki Daily Mail'in bu bağlantıda bulacağınız haberiyle karşılaştım; ne tesadüftür ki o da 32 diş gülümseyen insanlardan sakınmamız gerektiğini savunuyor. Haber, misal Julia Roberts gibi düzgün bir ağız simetrisine sahip birisi söz konusu değilse eğer, geniş gülümsemelerin ürkütücü bulunduğu yönünde - bize düşen, makul insanlar olarak temkinlice tebessüm etmek ve dişlerimizle kimseyi tedirgin etmemek, yani ağzımızı, karşımızdakini yutmaya hazırlanan bir canlı gibi kocaman açmaktan kaçınmak...

Ağız denen o karanlık boşluğun çağrışımlarıyla ilgileniyorsanız Dişlerimin Hikâyesi'nin ardından yayımladığımız bir başka kitaba, Joshua Ferris imzalı Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam'a bir göz atın deriz.

Hadi, gülümse(me)!

(Yukarıdaki görsel Berlin'deki East Side Gallery'de yer alan bir duvar resminden ayrıntı; aşağıdaki ise Nancy Fouts'un Dişli Cüzdan adlı eseri, kendisi British Dental Journal'ın web sayfasında yer alıyor.)


31 Ekim 2017 Salı

Mutlu


Eleanor Vance, Tepedeki Ev'e geldiğinde otuz iki yaşındaydı. Annesi öldüğünden beri dünyada gerçekten nefret ettiği tek kişi ablasıydı. Eniştesinden ve beş yaşındaki yeğeninden de hoşlanmıyordu ve hiç arkadaşı yoktu. Bunun en büyük sebebi yatalak annesine on bir sene bakmış olmasıydı, bu sayede az çok hemşirelik öğrenmiş ve yoğun gün ışığına gözlerini kırpıştırmaksızın bakamaz olmuştu. 

Bir yetişkin olarak hayatında gerçekten mutlu olduğu tek bir an bile hatırlamıyordu. (...)

(Shirley Jackson, Tepedeki Ev. Çeviren: Dost Körpe. Cadılar Bayramı şerefine, yirminci yüzyılda yazılmış en iyi perili ev öyküsü olarak bilinen -editörünün pek sevdiği- Tepedeki Ev'i ve bizzat cadılık pratikleri ile uğraşmış yazarı Shirley Jackson'ı analım dedik... Tepedeki Ev'in doksanlardan kalma sinema uyarlamasının (Owen Wilson'dan Catherine Zeta Jones'a, Lili Taylor'a varana değin doksanlar yıldız kadrosuyla) tanıtımı için buraya, Biz Hep Şatoda Yaşadık'ın yakında gösterime girmesi beklenen beyazperde uyarlamasından fotoğraflar içinse buraya buyrun - Biz Hep Şatoda Yaşadık'ın Spotify çalma listesini de, korku değil ama tekinsiz bir şeyler arayanlara öneririz. Son olarak: Kitaplar, bize göre her zaman, ama her zaman peşleri sıra gelen beyazperde uyarlamalarından iyidir, hele söz konusu Shirley Jackson gibi incelikleriyle insanı germeyi mükemmelen beceren bir yazar olduğunda daha iyidir, gerçi seçim size kalmış tabii... Bir hayatta kalma refleksi olarak korku, insana her türlü iyi gelir, bizden söylemesi - sizi korkutanın gerçekten ne olduğunu bulmak ise sadece, ama sadece sizin altından kalkabileceğiniz bir şeydir.)

Burası


Kara kurbağaları, kaplumbağalar ve sürüngenler, kara böceklerin vızıltısı. Yukarıda, kara suda yetişen ağaçların dalları, yaprakları arasında gökyüzü uzanıyordu; Mabel yatıp dinlendiği yerden yeni takımyıldızların gökte yuvarlandığını görüyordu. Devriyeler, patronlar, başkası adına çaresizliğe kapılmasına neden olan acılı haykırışlar yoktu burada. Bir köle gemisinin ambarındaymış gibi gece denizlerinde sürüklenmesine neden olan kulübe duvarları yoktu. 

Kanada turnaları ve çalıbülbülleri, suları şapırdatan susamurları.

(...)

(Yeraltı Demiryolu, Colson Whitehead. Çeviren: Begüm Kovulmaz. Görselde, karanlıklarda kayıp gezen tüm ruhların yardımcısı Büyük Ayı Takımyıldızı.)

30 Ekim 2017 Pazartesi

Zincir!


S: Okur-yazarlık ile özgürlük arasında bir bağlantı var mı?
Y: Okuma yazma öğrenmek, erken dönem köle anlatılarında önemli bir yer tutuyor. Kölelerin okuma öğrenmesi kanunlara göre yasaktı o zamanlar. Okurken yakalandıkları takdirde hem onlar hem de sahipleri dövülürdü. Plantasyondan çıkıp köleliğin kısıtlamalarından uzaklaştıkları zaman okuma öğrenebilirlerdi ve bu özgürleşme anı köleler için çok mühimdi - tabii tüm insanlar için öyle.

(Colson Whitehead, burada Yeraltı Demiryolu bağlamında okumaktan bahsediyor - gerçi okumak herkesi özgürleştirir, o başka. Zincirlerinizi kırmanız, zincirlerimizi kırmamız dilekleriyle - İyi haftalar!)

26 Ekim 2017 Perşembe

Kapak!


Bir kitabın farklı yüzleri, farklı kapakların akla getirdikleri... Colson Whitehead'den Yeraltı Demiryolu, Türkçe edisyonuyla merkezde.

25 Ekim 2017 Çarşamba

Havalar



"Cora gelmeden önce Martin’le Ethel’in evi iki kez aranmıştı. Son derece nazik davranan avcılar Ethel’in zencefilli kekini öve öve bitirememişti. Çatı arasındaki kapağa ikinci kez dönüp bakmamışlardı ama gelecek sefer işlerin aynı şekilde gelişeceğinin garantisi yoktu. İkinci ziyaret Martin’in demiryolundaki görevinden istifa etmesine neden oldu. Cora’nın yolculuğunun sonraki ayağı hakkında bir plan yoktu, yetkililerden haber de çıkmamıştı. Demiryolundan gelecek işareti beklemeleri gerekecekti.

Martin karısının davranışları için yine özür diledi. “Ölümüne korkuyor, anlamalısın onu. Kaderin insafına kaldık.”

“Köle gibi mi hissediyorsunuz yani?” diye sordu Cora.

“Ethel bu hayatı seçmedi,” dedi Martin. 

“Sen içine mi doğdun peki? Bir köle gibi?”

O gece daha fazla konuşmadılar. Cora taze erzak ve temiz lazımlığıyla deliğine tırmandı.
Kısa zaman içinde bir düzen edinmişti. Kısıtlamalar düşünülünce zaten başka türlüsü mümkün değildi. Kafasını en az on kez çatıya çarptıktan sonra bedeni hareketlerini sınırlamayı öğrendi. Kalabalık bir gemi ambarındaymış gibi çatı kirişleri arasına kıvrılıp uyudu. Parkı seyretti. Bol bol okuma alıştırması yaptı, Güney Carolina’da yarım kalan eğitimini gözetleme deliğinin loş ışığında gözlerini kısarak elinden geldiğince geliştirdi.

Neden yalnız iki tür hava var ki, diye merak etti; sabahları güçlük, akşamları sıkıntı."


(Colson Whitehead, Yeraltı Demiryolu. Çeviren: Begüm Kovulmaz.)

24 Ekim 2017 Salı

Gerçeğin karnından


Kuzey Carolina Üniversitesi 1800'lerin başlarından kalma neşriyatı dijital ortama aktarmış; içlerinde pek çok ilan yer alıyor. Ben, kurmaca yazarı olarak ara sıra karnımdan konuşmaktan, insanların seslerini bulup onların konuşmasına öykünmekten hoşlanırım. Gelgelelim ilanların dili o kadar mükemmeldi ki onları kitaba aynen ekledim - artık kamusal alanda yer alıyorlar zaten. Köleliğe dair onların ortaya koyduğu onca şeyi yansıtabilmem mümkün değildi. Mesela şunun gibi, "Bessie, 17, melez, yüzünde eski bir yanıktan kalma bir yara izi var, hiçbir neden yokken kaçtı, asık suratlı." Hepi topu sekiz satır belki ama insan, "Yüzü neden asıkmış, niçin kaçmış, o yanık izi nasıl olmuş?" demeden edemiyor. Bu nedenle kitaba dahil ettim bu ilanları, dört adet var toplamda. Beşincisini Cora için kendim yazdım -o kaçıyor elbette- çünkü kitabın sonunda ona iyi dileklerimi sunmak istedim. Başına gelen bütün o kötü şeylerden dolayı üzgündüm ve onun ilanını bir yazar olarak değil, bir insan olarak kaleme aldım - açıklaması güç biraz, ama ona yaratıcısı sıfatıyla değil, insan olarak bir şey vereyim istedim. Köle ilanları, sonlardaki Cora ilanına varana değin tempoyu oturtmak, ona yer açmak için elzemdi.

(Gerçeğin karnından çıkma Yeraltı Demiryolu'nun yazarı Colson Whitehead, LitHub söyleşisinde kurmacadan ve hakikatten bahsediyor. Görseldeki iş, Aaron Douglas'a ait.)

13 Ekim 2017 Cuma

Yol

Bir hikayeyi anlatmak için pek çok yol, bir kitap kapağını tasarlamak için sayısız yaklaşım var; görselde, Kerouac'ın kendi hikayesinden yola çıkarak yazdığı Yolda, farklı kapakları eşliğinde...

12 Ekim 2017 Perşembe

Yanılgı


"Ve Amerika da bir yanılgı; hem de yanılgıların en büyüğü."

(Colson Whitehead'e Pulitzer, Arthur C. Clarke ve Amerikan Ulusal Kitap Ödülü'nü getiren Yeraltı Demiryolu, Begüm Kovulmaz'ın çevirisiyle şimdi raflarda.)

10 Ekim 2017 Salı

Direnç

İnsan neyle yaşar? Umutla mı, geleceğin hayaliyle mi, şimdinin sağladığı doyum ile mi? Colson Whitehead, Yeraltı Demiryolu'nda yaşamı çalınmış, el konmuş bir kadının ilham verici macerasını anlatıyor; insan denen varlığın en alçak noktada nasıl ayağa dikilebildiğini ve en alçak insanların nelerden beslendiğini gösteriyor. Bugünün dünyasında birilerinin halen sırtlarını yasladığı duvarları indirme pahasına Amerikan rüyasının yaldızını kazıyor ve kazınan yaldızın altından yaralar görünüyor, kimi yaraların tedavisi için ise zamandan fazlası gerekiyor. Özgürlük bayrağını gururla taşımaya gönüllü olanların, eşitlikten bahsetmek için yarışanların sırtlarını yasladıkları duvarlar, Whitehead'in anlattığı öyküyle yere iniyor; bir kadının kendi yolunu çizerken ödediği bedeller, Yeraltı Demiryolu'nun -bir ihtimal- özgürlüğe çıkan tünellerini açıyor. Whitehead'in romanı bildiğimiz bir öyküyü hiç hayal etmediğimiz bir biçimde anlatıyor ve insan, empatisini yitirdiğinde dünya kıyamet yerine dönüyor. (İnsanın empatiye olan inancı, kendine dair yarattığı en büyük illüzyon olabilir mi? Peki dünya, daha ilk günden itibaren zaten kızılca kıyametin koptuğu bir yer değil mi?) Taş, kağıt, makas... Ya da şöyle: Kırbaç prangadan, cesaret ise ikisinden de üstün olabilir.

Bazen demeli belki de.

İnsan direndikçe yaşar, orası öyle.

9 Ekim 2017 Pazartesi

Yol



Amerikan edebiyatının en yeni yıldızı Colson Whitehead’den yayımlanır yayımlanmaz çağdaş klasikler arasında anılan cesur ve sarsıcı bir roman: Yeraltı Demiryolu. Whitehead, Amerika’nın adeta bağırsaklarını deştiği bu romanında “rüya” ülkesinin geçmişine uzanıyor ve okurunu uzun zaman terk etmeyecek ilham verici bir mücadele öyküsü anlatıyor. Dünyada bir başına kalmış bir kadının, Cora’nın dünyaya kafa tutma öyküsü bu; öldürmeyip güçlendiren darbelerin, birer nişan gibi taşınan yara izlerinin ve zamanı gelince ya ödenen ya da ödetilen bedellerin öyküsü. Öyle bir öykü ki, çağın karanlığında pırıl pırıl parlıyor ve dört bir yanı saran kötülüğün bataklığında kaybolan ruhlara kuzey yıldızı misali yön gösteriyor.

Whitehead’in romanı Amerika’ya getirilen ve köleleştirilen bir kadının, Ajarry’nin öyküsüyle başlıyor ve oradan bir başka kadına, Cora’nın serüvenine uzanıyor. Cora, Amerika’yı bir ucundan diğerine kat ediyor, ne var ki manzara, aradan zaman geçse bile pek değişmiyor. Whitehead’in dâhiyane icatlarıyla Yeraltı Demiryolu, bir düşü gömmeye yetecek soruların ağır yanıtlarını Amerika toprağına ince ince işliyor ve akıllardan silinmeyecek bir okuma tecrübesi vaat ediyor.

Eleştirmenlerden tam not alan, çoksatarlar listelerinde aylar boyunca bir numarada kalan ve ödüllere doymayan Yeraltı Demiryolu, Sefiller’den Sevilen’e uzanan bir yelpazede yer alan engin çağrışımlarıyla son yılların en önemli ve en çok ses getiren kitaplarından biri.

(Görselde Jean Michel Basquait'e ait bir iş: Köle Mezatı.)

6 Ekim 2017 Cuma

N-n-n




Vallahi ben de şaşkınım ama gelsin bakalım: N-n-n!

Yeni film: Woody Allen'dan Wonderwheel; Kate Winslet, Justin Timberlake, vs. Beş kitap; Woody Allen öneriyor. Film Top 10: Woody Allen. Ölmeden Önce Okumanız Gereken Bir Oyun: 'Ölüm.' Woody Allen'ın Bergman'ın ardından yazdığı veda metni.

Yeni kitap: Colson Whitehead; Yeraltı Demiryolu. Oscar'lı Barry Jenkins, Yeraltı Demiryolu'nu sinemaya uyarlıyor; şimdiden söyleyelim. Colson Whitehead'in kıymeti pek de bilinmemiş özgün romanı Bölge Bir için sizi  önce buraya, yazarın Yeraltı Demiryolu'nu yazarken sık sık dinlediğini söylediği Sonic Youth'un kült albümü Daydream Nation için sonra buraya alalım. Bizim bu kitabın hazırlık aşamasında dinlediklerimiz için ise Spotify listemize buyrun.

Dün yine bir edebiyatçıya verilmesiyle gönüllere su serpen Nobel Edebiyat Ödülü'nün ardından bir yıl geriye gidelim ve kimlerimizin ruh haline tercüman olan Irvine Welsh'in zehir zemberek Bob Dylan twit'ini not düşelim: "Ben Bir Dylan hayranıyım ama bu, abuk sabuk konuşan bunamış hippilerin leş kokan prostatlarından çıkma kötü kotarılmış bir nostalji ödülü." Akademi'nin amacı neydi bilemiyorum ve Welsh'ten başkasının böyle bir lisanın altından kalkabileceğini sanmıyorum ama Bob Dylan'ın ödülü sahiplenme konusundaki isteksizliğinin de yabana atılmaması gerektiğini düşünüyorum - bir de şöyle bir soru var tabii: Kim tutup da Nobel'e edebiyat bahsi oynar, bu edebiyat düşkünü bahisçiler kimdir, nedir? Neyse, bu bir yana, bu bahsi en sevdiğim Nobel konuşmalarından biriyle, Svetlana Aleksiyeviç'inkiyle noktalayalım: Kaybedilmiş bir savaş üzerine.

Bizden bir yeni baskı haberi: Tepedeki Ev. Shirley Jackson'ın başyapıtı, yeni kapağı ve gözden geçirilmiş yeni baskısıyla şimdi tüm kitapçılarda. Haberlere göre Netflix, bu muazzam romanı on bölümlük bir dizi olarak sunacak; Crispin Glover'ın uyarladığı Biz Hep Şatoda Yaşadık ise bu yılın filmleri arasında görünüyor, ama siz, bana sorarsanız, uyarlamalardansa kitapları yeğleyin.

Son zamanlarda bir Orwell bahsi yürüdü gitti yine; bu bağlamda yazdan kalma bir yazı: Geleceğe Dönüş, 1984 ve Orwell'in İntikamı. Üzerine, Loui Jover'e ait bir iş: Orwell'in Yapıbozumu. Yanında dursun: Pink Floyd ve Pigs. Son olarak Orwell etkisinde popüler müzik ile bu paragrafı kapatalım: Orwell'in ilham verdiği 10 Şarkı.

Popüler kültürün en meşhuru, Stephen King'in Pennywise'ı hazır vizyona dönmüşken ve Valeria Luiselli'nin Dişlerimin Hikâyesi'nde palyaço bağlamında bir değini bulunması vesilesiyle palyaço paranteziyle lafa devam: Ugo Rondinone ve palyaçoları. Üzerine, Aysu Önen'den harika bir yazı: Artık hiçbir şey komik değil. Edebiyat demişken Heinrich Böll'ün Palyaço'su; ardından blog yazarınızın en sevdiği hain palyaço: Krusty the Clown. Halen palyaço derken tüyleriniz diken diken olmuyorsa o zaman Bruce Nauman ve Clown Torture ile bu korkunç bahsi kapatalım.

Notlarım, derlenmemekten köpürmüş adeta sevgili blog okuru, ama bir ucundan tutmak şart, değil mi? Mevsim dönümü depresyonundan mustarip olanlara kitap okumalarını önerir, sizleri, hafta sonunun eşiğindeyken Ariel Pink'in Another Weekend'i ile selamlarım. (Yukarıdaki görselde Wonderwheel'in setinden Kate Winslett, bizlerin bilmediği bir sırra vakıfmış gibi gülümsüyor.)

İyi tatiller!




5 Ekim 2017 Perşembe

Nobel'i kim almadı?


Esasında bu yazıyı, Nobel Edebiyat Ödülü'nün bu yılki sahibi açıklanmadan önce yazacak ve 'Nobel'i Kim Almayacak?' diye başlıklandıracaktım ama kısmet olmadı, geciktim.

Madem öyle, Nobel'i bu yıl:

Her yıl bahis sitelerince iteklenen favorilerden biri almadı.
Nispeten az bilinen ve ödülle beraber dünyada daha çok tanınacak bir figür almadı.
Geçmiş güzel günleri anımsattığından Homeros ile kıyaslanmak zorunda kalan bir müzisyen almadı.
Muhalefetiyle öne çıkan biri almadı.
Kitapları Türkçeye henüz çevrilmemiş biri almadı.
Haruki Murakami almadı. (Bana sorarsanız Bob Dylan kadar abes, fakat lobisi çok güçlü.)
Bir kadın almadı. (Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan yüzden fazla yazardan (Bob Dylan dahil) yalnızca on beşi kadın.)

Liste daha uzar ama ödülü Ishiguro'dan başkası almadı, öte yandan çoğu insan rahat bir nefes aldı: Ödülü alanın edebiyatçı olup olmadığını tartışmaya gerek yok geçen yılki gibi, çok şükür. Ödülü alanı kutlayıp edebiyatı edebiyat üzerinden kendimizce yargılamaya devam; ödül komitelerine teslim olacak, kendi beğenilerimizi salt onlara dayandıracak değiliz ki ona da şükür. (Bunu söyleme gereği duydum çünkü ödül alanı yüceltmektense almamış olanı yermek gerektiğini zanneden bir kitle mevcut, karışıklık olmasın.)

Yukarıdaki görsel 1977 yılından; Ishiguro gönül telini titreten romanlarını kaleme almadan önce, müzikle oyalanırken görülüyor. Şahsi tavsiyem: Yeni başlayacaksanız Beni Asla Bırakma'ya bir şans verin, iddialıysanız Avunamayanlar'la, klasikçiyseniz Günden Kalanlar ile devam edin.

Kapanışta eski bir şarkı Radiohead'den gelsin öyleyse: Everything in its Right Place.








3 Ekim 2017 Salı

Bağlam




"Şeylerden ziyade hikâyelerden oluşan bir dünyada yaşıyoruz."*

Madem hikâye dedik, o zaman söze gerçek bir hikâye ile başlayalım: Valeria Luiselli, 2015 yılında Dişlerimin Hikâyesi ile Amerikan Ulusal Kitap Eleştirmenleri Cemiyeti Ödülü'ne aday gösterildi. O zaman henüz 32 yaşında olan Luiselli, Roberto Bolano ve W. G. Sebald'dan sonra çeviri bir metinle bu onura layık görülen üçüncü yazar. (İşte size gerçek bir hikâye.)

Sözü Luiselli'ye bırakalım:

Maurizio Cattelan imzalı içi doldurulmuş köpeği satın almak için, bir fabrika işçisinin ne kadar mesai yapması gerekir? (Bu kitabı yazarken) ana fikir şuydu; yazarların, felsefecilerin ("değer" taşıyan figürlerin) isimlerini alacak, onları anlatıya dahil ederek birer nesne gibi kullanacaktım. Edebiyat kanonundan çekip aldığım bu isimleri fabrikaya atacaktım yani. Bir sanat eserini alıp bağlamından nasıl koparırsanız, aynen öyle. 

Fabrikanın Walter Benjamin'le ne alakası var diyorsanız, Proust'un ya da Virginia Woolf'un Meksiko'da bir kasabada düzenlenen mezatta ne işi olabilir diye düşünüyorsanız o zaman Dişlerimin Hikâyesi'nin icatlarına şaşabilirsiniz.

Hikâyeniz bol, bağlamlarınız uygun olsun.

(Girişteki alıntı Jonathan Safran Foer'in How Not To Be Alone başlıklı konuşma metninden. Görselde Maurizio Cattelan'a ait bir iş - isimsiz ya da diğer adıyla Picasso.)

21 Eylül 2017 Perşembe

Korku


Tam karşımda yüzü beyaza boyalı, kapkara bir gülümsemesi olan kocaman bir palyaço duruyordu. Kel kafasına Chaplin’inkine benzer ama küçücük bir melon şapka takmıştı. Başımı sağa çevirdim. Aynı abartılı oranlarda başka bir palyaço yer alıyordu ekranda; üzerinde janjanlı bir tulumla, neredeyse yüzünün tamamı kan kırmızısına boyalıydı, koca kafasının iki yanından sarı bukleler fışkırmıştı. Solumdaki palyaço beyaz bir tulum giyiyor, boynunu sarı ördek tüyü bir atkı süslüyordu, yüzü pembeye boyanmıştı ve kaşlarının üzerine, neredeyse tamamen kel olan başına yükselen basamaklar misali, farklı farklı renklerde başka kaşlar çizilmişti. Söylemeye gerek yok ama üçü de o hepimizin bildiği, tüyler ürpertici, kırmızı palyaço burnundan takmıştı. Arkamdaki palyaçoya dikkatlice bakmak istemedim ama geniş tabanlı siyah ayakkabıları, kırmızı ve siyaha boyanmış yüzü ilişti yine de gözüme. Göz ucuyla, şöyle bir baktığımda sanki dördü arasında en fenaları o gibi geldi bana ve yüzümü yeniden karşımdakine -beyaz yüzlü, küçücük melon şapkalı olana- çevirdim. Derken karşımdaki palyaço, sinirlerimi tamamen altüst ederek bana göz kırptı.

Hem de iki kez.

(Luiselli, Valeria. Dişlerimin Hikâyesi. Çeviren: Seda Ersavcı. Görselde Ugo Rondinone'nin palyaçolarından biri yer alıyor.)

20 Eylül 2017 Çarşamba

Direnç



Müzayedecinin havaya kaldırdığı küçük, cam muhafazanın içinde beni bekliyorlardı ve ne olsa beğenirsiniz, Marilyn Monroe’dan başkasına ait değildi bu kutsal dişler. Aynen öyle, Hollywood diva’sının dişleriydi bu karşımdakiler. Herhalde diva’lar sigara içtiğinden olsa gerek, sararmış, küflenmiş ve belki biraz eğri büğrü bir halleri vardı. Ama önemi yoktu. Marilyn’in dişleriydi onlar. Müzayedeci açılışı yaptığında herkesi bir heyecan sardı, ortam gerildi. Arjantinli gazetecilerden biri de dahil olmak üzere, birkaç kadın dişlere göz dikti. Şişman ve demode giyimli bir adam bar masasına bir tomar para koydu ve puro yakmak için ayağa kalktı, sanıyorum gözümüzü korkutmaya çalışıyordu. Ama ben ayak direttim ve kazandım: Dişleri, dişlerimi aldım.

(Luiselli, Valeria. Dişlerimin Hikâyesi. Çeviren: Seda Ersavcı... Safi edebiyat!)

18 Eylül 2017 Pazartesi

Gerisi hikâye



Zihin karmaşık bir düzlemdir, en beklenmedik anlarda karşınıza sizi şaşırtacak, hatta ağzınızı bir karış açık bırakacak bir şeyler atıverir. Ağız demişken; gülerken dişlerini gösteren yazarlar bizden değildir zira dişler mahremdir.

Valeria Luiselli yazıyı, yazma edimini boşluklar arasında bir gezintiye benzetiyor, metruk bir alanın keşfine. Köşedeki çalı, ötedeki baraka ya da sonsuzluğa uzanan yol, yazar göz gezdirdikçe şekillenir ve formuna kavuşur bu gezide. Yemek, barınmak, yakınlık gibi ihtiyaçlar temeldir ve ateşin başında oturarak zaman öldürdüğümüz günlerden beri hikâyeler, zihnin temel yakıtı, hayatın dayanağı olagelmiştir. Fani yaşamlarımızda en değerli yaratımız, kendimize ve başkalarına anlattıklarımızdan, onlar uyarınca üstlendiğimiz rollerden ibaret olabilir.

Dişlerimin Hikâyesi, anlatmanın sihrine dair bir roman. Bir kitap yazıp dişlerini yaptıran bir adama da dair aslında, bir baba ile oğlunun temelden bozuk ilişkisine, bir sanat eserinin değerinin nasıl belirlendiğine, umulanlardan bulunanları çıkardığımızda geride kalan hayal kırıklıklarına... Kurmacanın şatafatına ve hikâyelerin değerine dair bir roman bu.

Gerisi mi? Gerisi safi edebiyat.

(Görselde Marilyn Monroe, olanca rahatlığıyla inci gibi dişlerini sergiliyor. Aşağıda, Doug Aitken'a ait bir iş, ki romanı okursanız kendisiyle daha yakın bir ilişki kurmanız muhtemel. Valeria Luiselli'nin eleştirmenlerden tam not alan romanı Dişlerimin Hikâyesi, şimdi, Seda Ersavcı'nın çevirisiyle tüm kitapçılarda.)



15 Eylül 2017 Cuma

Manzara




"Yazdığım her şey, çevresinde yer alan manzaranın ve yazma sürecinin izlerini taşır." - Valeria Luiselli.

(Dişlerimin Hikâyesi, Seda Ersavcı'nın çevirisiyle, şimdi tüm kitapçılarda. Görsel: Barn Images.)

14 Eylül 2017 Perşembe

Burası


Mesken tuttuğumuz bu dünyadaki kozmolojik anlatılarının pek çoğu, bir başlangıç noktasını esas alır: “Önce söz vardı,” “önce ışık vardı,” “önceleri her şey bir toz bulutundan ibaretti…” İnançlar ve kültürel aidiyet uyarınca anlatılar değişse de kendi hikâyemizin temelinde yatan müşterek bir başlangıçta anlaşabileceğimizi sanıyorum: “Önce mekân vardı.” Önce mekân vardı ve insanî faaliyetin tohumları orada atıldı. Kim olduğumuz sorusunun cevabı mesken tuttuğumuz yerler ile, mesken tuttuğumuz yerlerin çehreleri bizim kim olduğumuzla zaman içinde iç içe geçti, bizler yerleştikçe mekân, -insan hayatını dönüştürür ve insan tarafından dönüştürülürken- pek çok hikâyeye zemin olageldi. Hafızanın kırılganlığına kafa tutmak ve kendi varlığımızı meşru ya da anlamlı kılacak yer/ mekân anlatıları yaratmak, biz insanlara özgüydü ve mağara resimlerinden yazıtlara, sokak isimlerinin yazılı olduğu tabelalardan anıtlara değin insanın elinin değdiği her yere, bu anlatıların gölgesi düşüyordu. İnsan, ayaklarını basacağı sağlam bir yere muhtaç olduğu kadar anlatacağı ve dinleyeceği hikâyelere de muhtaçtı.


(...)

(K24 için bir mekân yazısı yazdım: bağlantı için buraya. Görsel, yazıda da bahsi geçen Richard McGuire'ın Here'inden.)

13 Eylül 2017 Çarşamba

Fırtına



Jonas bile gergindi -annemizin deyimiyle fırtına gibi esiyordu- ve sessizce uyuyamıyordu; Jonas, değişim rüzgârlarının estiği o günler boyunca huzursuzdu. Derin bir uykudan irkilerek uyanır, bir şey duymuşçasına kafasını kaldırır, sonra ayaklanıp şiddetli bir dalga misali merdivenden yukarı, yatakların üzerinden, kapılardan içeri dışarı, sonra merdivenden aşağı, antreden, yemek salonundaki bir sandalyenin üzerinden, masanın etrafından, mutfağın içinden koşarak geçip bahçeye çıkar, orada durulur, aheste aheste yürür, sonra patisini yalayıp kulağını kaşımak için durup şöyle bir güne bakardı. Geceleyin koştuğunu duyabiliyor, biz yatarken ayak ucumuzdan geçtiğini, fırtına gibi estiğini hissedebiliyorduk.

Tüm alametler değişime işaret ediyordu. Cumartesi sabahı uyandığımda bana seslendiklerini sandım; uyku sersemliğini üstümden atıp öldüklerini hatırlayana kadar, kalkmamı istiyorlar, diye düşündüm; Constance beni uyandırmak için asla seslenmezdi. O sabah giyinip aşağı indiğimde kahvaltımı hazırlamak için bekliyordu ve ona, “Bu sabah bana seslendiklerini sandım,” dedim. “Hadi bir an önce kahvaltını et,” dedi. “Yine çok güzel bir gün.”


Kasabaya inmem gerekmeyen güzel sabahlarda, kahvaltıdan sonra yapmam gereken işler vardı. Çarşamba sabahları mutlaka çit boyunca yürürdüm. Tellerin kopmadığını, dış kapıların kilidinin bozulmadığını düzenli olarak kontrol etmem şarttı. Bunları kendim tamir edebiliyor, teli koptuğu yerden kıvırıp tekrar birleştiriyor, gevşek parçaları sıkıştırıyordum; her çarşamba sabahı bir hafta daha güvende olacağımızı bilmek büyük mutluluktu.


(Jackson, Shirley. Biz Hep Şatoda Yaşadık. Çeviren: Berrak Göçer.)

12 Eylül 2017 Salı

Güven




Mantar sever misiniz? Karanlık ve ıslak ortamları tercih eden, yüz binden fazla türü olan bu “ilkel” oluşumlar, kimi zaman şirin görünümleriyle bize cazip gelir: Çıkarılacak ders bellidir; görünüşe aldanmamak, her duyduğumuza inanmamak gerekir.

Shirley Jackson’ın Biz Hep Şatoda Yaşadık romanı, her gördüğümüze ve her duyduğumuza inanmamamızı öğütlercesine yazılmıştır ve karşımıza, küçük bir kız görünümde güvenilmez bir anlatıcı çıkarır… Ama o bile, şüphe duymamızı gerektirir, zira anlatıcımız, küçük bir kız tınısına sahip olsa da aslında on sekiz yaşındadır, hiç değilse romanın başlangıcında bize öyle demiştir ve nedense, köygöçüren mantarını sevdiğini eklemiştir.

Hayaller gerçeklere, zehirler zevklere usulca karışır; yaşamın akışı böyledir. Küçük bir kız -öyle midir?- bizi yanıltıyor, şirin bir kasabanın ahalisi -öyle midir?- sonumuzu hazırlıyor olabilir. Neyin ne olduğunu tam olarak bilmek için biraz sağduyu, biraz da altıncı his gerekir… Gelgelelim beyin ve bağırsaklar, her zaman güvenilir çıkarımlara varmamızı sağlamayabilir. Öyle midir diye sorup dursak dahi, nasıl olduğunu bilemediğimiz vakidir.

Güven denen şey aydınlıkta büyüyenler, hayatın dehşetleriyle sınanmayanlar içindir. Diğer herkes için kargaşanın kuralları geçerlidir... Ormanların karanlıklarında neler büyür? En dehşetli korkular açık havada değil, zihnin koridorlarında yürür.

Shirley Jackson’dan Biz Hep Şatoda Yaşadık, zihnin inşa ettiği yapıların tamamını sarsacak nitelikte bir roman. O sarsıntılar ki, anlatımların ve anlatıcıların söylemlerine bütünüyle kuşkuyla yaklaşmanızı sağlayacak, dünyanın karnındaki tekinsiz fay hatlarını size duyumsatacak. Dünya türlü çorap öredursun, burada iki kız kardeş kendi şişlerini kendi oynatacak, kendi kumaşlarını dokuyacak.

Mantar sever misiniz? Çayın yanında ne arzu edersiniz? 

(Görsel: Ernst Haeckl.)
-->

11 Eylül 2017 Pazartesi

Dönüş



Haftanın beş günü güncellediğim blog’a o kadar uzun zamandır yazmamışım ki yeniden başlarken girizgah yapacak, klasikleşmiş ‘Yazmadım ama bir sor bakalım, neden yazmadım’ temalı bir şeyler anlatacak halim yok doğrusu; o zaman öyle gerekmiş demek, şimdiyse yeniden yazma ihtiyacı duydum. Bu bloğu açalı on yıl olmuş neredeyse, biz Siren için çalışmaya başlayalı on yıl; on yıl boyunca, iyi zamanlarımda haftanın her günü yazmışım, onun dışında ara ara kayıplara karışmış, o aralarda kendi sağlamalarımı çıkarmışım. Türlü mikroblog alanı varken, herkesin herkesle dalaşmaya hazır gibi göründüğü Twitter’dan yaşamı yeterince estetik olmayanların sürüldüğü Instagram’a varana değin çeşitli platformlar dururken tarih öncesinden kalmış gibi duran Blogspot’ta etkinliğe devam edeceğiz; zira bu blog, bir kitabın hazırlık sürecinin resmi olmayan ayrıntılarını -bize neler düşündürdüğünü, neler çağrıştırdığını, nelere uzanmamızı sağladığını- paylaşmak üzere kuruldu ve zaman içinde yazarı için sağlama tahtasına dönüştü; öyle bir sağlama tahtasıydı ki bu, zaman içinde, kitaplar hakkındaki gayriresmi söylemlerimiz bir yana, bizlerin de dışavurum alanı haline geldi. Benimsediğimiz tüm diğer yerler gibi bu alanı da terk edecek değiliz, ama herhalde ara sıra, yerimizde rahatımız yerinde diye herhalde, uzun molalar verebiliriz.

Ve sonra… Sonra geri geliriz.

Yeniden merhaba.

(Görsel: Lise Sarfati'ye ait.)

22 Haziran 2017 Perşembe

Yaban!


Kimi kitapları anlatmak, gördüğünüz bir rüyayı anlatmaya benzer ve ustalık gerektirir. Yankı Enki, bu haftaki Cumhuriyet Kitap'ta Shirley Jackson'ın rüya alemine uzanmış ve yazarın iki romanı Tepedeki Ev ile Biz Hep Şatoda Yaşadık'ı ele alarak Jackson'ın temellerini yasladığı yuva kavramına bakmış. Enki, şöyle bitiriyor 'Çöken Evler, Hayalet Aileler' başlıklı bu geniş ve ustalıkla kaleme alınmış yazıyı: "Shirley Jackson'ın her iki romanında da aile, bir harabedir."

Eğer hala tanışmadıysanız, Shirley Jackson'ın rüyasına Biz Hep Şatoda Yaşadık ile başlayarak uzanabilirsiniz.

Temennimiz: Enkazlardan fışkıran yabani otları seviniz.

(Görsel Spencer Byles'a ait; Bored Panda'dan alıntı.)

9 Haziran 2017 Cuma

N-n-n

Gece öyküleri: Iggy Pop'la uykudan önce Edgar Allan Poe saati. Poe demişken, 221B bu sayısını Poe'ya ithaf etmiş, Seda Ersavcı'nın kaleme aldığı Kandan ve Kireçten Şarkılar yazısını kaçırmayın. Iggy Pop dedik madem, o zaman buraya, Jim Jarmusch'un yanına: Gimme Danger.  Bu arada Iggy Pop neden t-shirt giymiyormuş? Çünkü üzerine bir şeyler giydiğinde kendini 'kaybolmuş gibi' hissediyormuş. Neyse, Iggy Pop'un Fransız romancı Michel Houellebecq ile dostluğu için buraya, o dostluğun meyvesini dinlemek, kulaklarınızdaki pası biraz silmek için buraya. Bu paragraf sarmalına son vermeden önce yine kendime bir bağlantı vereyim ve Houellebecq'in kaçırılmasını anayım; üzerine de bahis konusu belgeselin bağlantısını düşeyim. Kapanışta yine Houellebecq ve Türkçedeki kitapları.  

Bazen, bir şeylere canım sıkıldığında, pek çok insan gibi ben de internetin dehlizlerinde oradan oraya savrularak avunuyorum sevgili blog okuru. Şimdi bağlantısını vereceğim bitmek bilmeyen yazıyı okurken ise değil dertlerimi, hatta adım neydi onu bile unuttum: Harry Potter'ın SuperHayranları Sihirli Dövmelerinin Ardında Yatanları Anlatıyor. SüperHayran demişken: Harry and the Potters söylüyor: I'm a Wizard. Ardından soruyoruz: Hayranlık mı, tüketim çılgınlığı mı? Kapanış: Rowling'e ilham veren şeyler -bu başlıkta o kadar çok bağlantı var ki eleyerek sıralıyorum: Porto, İlyada, Exeter, edebiyat, Kelt mitolojisi, depresyon.

Edebiyattan beyazperdeye: Woody Allen'ın seçtiği 10 film. Üzerine, en iyi 10 Woody Allen filmi. Ardından, Woody Allen filmlerinden edebiyat referansları. Peşi sıra gelsin: Woody Allen'ın en sevdiği 5 kitap. Kapanış blog yazarının favorisi Tüysüz ile olsun: Hayatınızı değiştirecek 50 kitaptan biri! (Woody Allen internet kullanmıyor ama bunu görse iyi dalga geçerdi)

Iggy Pop ile başladık, Iggy ve David Bowie ile kapatalım: aşağıdaki fotoğrafta, yetmişli yıllarda Berlin'de.

İyi tatiller.